Audici

*engüzelblog*


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

Dert ve belalara da şükredin!”‏

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr bin Sa’dân hazretleri her hâlinde şükreder, Allahü teâlâdan gelen derd ve belâlar da, nîmetleri gibi tatlı gelirdi. O bu hâliyle de Resûlullah efendimize tâbi olur, herkese bunu tavsiye ederdi. Buyurdu ki: “Allahü teâlâdan nîmetler ve ihsânlar geldiği zaman şükrettiğin gibi, dert ve belâ hâlinde de şükretmelisin.”
Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk buyurdu ki: “İyiliği görüp, kıymetini takdir ederek ona karşı saygılı olmak, nîmetin şükrüdür.”
Hadis-i şeriflerde şükretmenin, teşekkür etmenin önemi şöyle bildirilmiştir:
“İnsanlara teşekkür etmeyen kimse, Allahü teâlâya şükretmez. Aza şükretmeyen de, çoğa şükretmez. Allahü teâlânın nimetini söylemek şükürdür, hiç bahsetmemek ise nankörlüktür.”
“Nimete şükür, o nimetin gitmesine karşı emandır.”
“Nimete kavuşunca şükreden, belaya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af dileyen, zulme uğrayınca bağışlayan, emniyet ve hidayettedir.”
“İyiliği anmak şükür, iyiliği gizlemek nankörlüktür.”
“Bir nimetle her karşılaşmada şükrünü yenileyene, Allahü teâlâ da, onun her şükrüne karşı yeniden sevap verir. Kim de başına gelen musibeti her hatırlayışta, ‘İnna lillah ve inna ileyhi raciun’ derse, Allahü teâlâ da her seferinde onun sevabını artırır.”
Muhacirler Ensâr-ı kirâma teşekkür hususunda Hazreti Peygamber’e gelip şöyle sordular:
“Ey Allahın Rasûlü! Biz kendilerine geldiğimiz zaman mallarını bizimle paylaşan, hatta bütün ecri elde edecekleri korkusuna bile bizi sevk eden Ensâr’dan daha hayırlısını görmedik. Acaba bu duruma ne ile karşılık verebiliriz?”
Hz. Peygamber de cevaben şöyle buyurdu:
“Onlara her teşekkürünüz, onları her medhü senânız, onların sizlere ikram ettiklerinin karşılığıdır.”


Audici”‏

16/11/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

--GENÇLİK VE GELECEĞİMİZ-

--GENÇLİK VE GELECEĞİMİZ-
 Bir kış günü İzmirin soğuk ve puslu bir akşam üzeri iş yerinden çıkmış evime gidiyordum Otobüsten indim ..yanan sobaların dumanlı gecesinde üşüyen ellerimi montumun cebine sokmuş öylece evime doğru yürüyordum içimden bir ses bana Dur!  "Geceleri şu karşı sokaktan hiç geçmiyorsun, bugünde oradan geç diye seslendi"..

.Nida bu sesi duyarda bu sese kulak vermezmi? insanlar nedense loş lambaların yandığı o karanlık sokaktan pek geçmek istemezlerdi bu ürküntülü korku veren sokağa daldım eve doğru hızlı adımlarla yürüyodumki karşımda gözüme ilişen çöp bidonunun dibinde gördügüm manzaraya inanamadım Orta yaşlarda bir adam boylu boyunca bidonun yanında dizlerini karnına çekmiş, ellerinide üşümesin diye dizlerinin arasına sıkıştırmış  yatıyordu ; belkide donmuş olabilirdi.
.Ben üşüdügüme göre onun bu halde yatışı bana adeta donmak üzereyken kanının kalbine doğru çekilmek üzere olan bir adamı tasvir ediyordu..
 Donmak nedir onu kendim bizzat Zonguldağın bir metre yağan karında dağbaşında mahsur kaldığım gün anlamıştım o çaresiz kaldığım yerde bir ağacın dibinde büzülüp kalmış sürekli uyumak istiyordum, tatlı bir uykuya dalmıştım sonra gözlerimi bir köy evinde açtım birileri beni bulup köye getirmişlerdi her tarafım donduğu için sızlıyordu ölüm sekaratı ,uykusu nedir o günden sonra anlamıştım.. .
.Adam donmak üzeremi bir yardımım dokunurmu ?diye yanından geçmek istedim ki fersiz gözleri iki göz çukuruna kaçmış, hafif kıpırdayan bir çift çaresiz bakışla bir an göz göze geldim. sonra anladım mahalleli bu sokaktan neden geçmiyormuş.
.herkes gibi bende uzun süre gözgöze gelmemek için yüzümü sağa sola çevirmek içimden gelmedi ..zaten vurdumduymaz bir toplum gibi vicdanım buna elvermeyeceğini adım gibi biliyordum..
.insanlığımdan utanır o gece ve sonraki geceler yatamazdım; çaresizin mecali kalmamışki derdini lisana gelipte bana söylesin ;aslında anlatmasınada gerek yoktu çünkü, yaşanan tablo ,resim herşeyi ortaya seriyordu...Burada aklıma birden şu dörtlük geliyor şairin dediği gibi
 
"Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş ,korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime...
 
Koşarak karşı caddeye gidiyorum öyle bir caddeki İzmirin en lüks semtin caddesi bu sokakta yaşanan dramdan bi habermiydi ?milyonlarca arabanın ve insanın geçtiği lüks caddenin kulağı olsada duysa.. bir lokantadan biraz yemek alıp gerisin geriye koşarak soluk soluğa geliyorum adamın yanına .. Bugün karnını doyurabildim bir fakirin şükürler olsun rabbime diyorum içimden..fakat yarin? ,yarin ne olacaktı ? diye üzülüyorum..Ben karanlık bu izbe sokaktan gözlerden kaybolurken çaresiz düşünüyordum o yerde yatan orta yaşlı adam gençliğini nerede heba etmişti ? acaba ailesinin bu yaşantıdan haberleri ,veballeri varmıydı diye...

aklımdan geçiriyorum..
Bugün çevremize baktığımız zaman sahipsizlikten, ilgisizlikten ve eğitimsizlikten daha doğrusu imani eksiklikten birçok gençlerimiz köşe başlarında açık duran içkihanelerin ,barların ,pislikhanelerin kapı ağzından içeri düşmüşler köşe dönmecilik, mafyacılık özentisi içerisinde ömürlerini heba ediyorlar..

 sokaktaki bu adam gibi acaba bu gençlerden biri sokaklara nezaman düşürülecek diye tedirgin biçimde içim acıyor ve adeta o karanlık loş sokaklar onları bekliyordu..
.Bu bataklıklara düşmemek birazda gençlerimizin elindedir, unutmayınki peygamber sav efendimize ilk iman edenler arasında büyük bir genç topluluğu vardı ; gençliklerinden vaz geçmişler imani ahlak üzere yaşıyorlar ailelerinden o kadar zülm görmelerine rağmen ibadetlerinden vazgeçmiyorlardı..

Tabi burada Ailelere ,ebeveynlerede büyük görev düşüyor..gençlerimizin içindeki o imani tomurcuğu yeşertmek, tomurcukların çiçeğe durmasını sağlamak ve etrafına o güzel iman kokusunu yaymak için çaba sarfetmek Ailelerin görevidir. Çocuklarınıza yaklaşımınız merhametli ,şevkatli ve sevgi dolu olsun unutmamak lazımki her insanın içinde bir iman tomurcuğu vardır.Lütfen özellikle sokakta gördügünüz insanlara bakış açınız küçümseyici olmasın bu bir boyacı olur, bir simitçi olur,bir pazarcı olur kim olursa olsun daima sevgi ile yaklaşın; olabilir ki belki gül bahçesine giren sizin imani gül kokunuzdan nasiplenir , bellimi olur inşaallah Rabbim cc sizin vasıtanızla onada bir hidayet nasip eder...Günümüz gençliğinin içini adeta para hırsı bürümüş ,hergün köşe nasıl dönülür hesabı içinde bunun  eğitimini alıyorlar bilmiyorlardıki fazla malın hesabı haramında azabı vardır....
Bu batakhanelerde bir gençlik yetişiyorki sormayın gitsin..
Herkesin önünde iki yol var birisi Hakka gider ,biriside Batıla gider unutmayalımki Peygamber sav efendimiz cihana geldiği gün Hak gelmiş Batıl zail olmuş mimin, münafık farkolunmuştu..

Siz hangi yoldasınız? bir düşünün ..
Bugün çocuklarınıza ,gençligimize sahip çıkınki olurda birgün Karanlık loş ışıklı bir sokağa yolunuz düşerse, bir çöp bidonunun yanından geçerseniz; iki büklüm olmuş yerde yatan, feri sönmüş, çaresiz bir çift gözle gözleriniz kenetlenirse ;yüzünüzü utancınızdan kaçıranlardan olmayın..
Kimbilir belki o çaresiz ,garip sizin çocuğunuzdur..
İnanın "Bir öğün yemekle insan karnı doymaz herşeyden önce inanç ve iman lazım"..gönlümüz imana doyduktan sonra karın zaten doyar ..karıncaya rızkını veren allah cc  insana vermezmi?..
      Bu yazdığım yazı Hayal ürünü veya Hikaye değil, tamamen benim yaşadığım gerçek bir anıdır..Üzülmeyin o yerde yatan kişiyi öğlece bırakıp gitmedim..                                

yazan   İzmir den Nida

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

15/11/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

İnsan Allahtan Utanmayınca


BİRİNİ edebe davet ettiğimizde "Allah’tan utan" deriz. Din literatüründe bunun adı "hayá"dır. Aslında hayá, "dirilik" anlamını da taşır. Hayálı insan, kalbi diri insan demektir. Kalbi ölmemiş, nefsini Allah’ın, insanların ve kendisinin yanında "rezil" etmemiş insan demektir. Hayá budur işte.


Peygamberimiz (SAV), çok utangaç olduğu için dostu tarafından kınanan birini gördüğünde kınayana, "Ona ilişme. Bırak öyle kalsın. Çünkü hayá imandandır. İmanı olduğu için utangaçtır" diyecekti.

Bunu tamamlayan başka bir hadisinde şöyle buyurur: "İman altmış (60) parçadan oluşmuştur. Hayá da bu parçalardan birisidir." Bu parçalar bir araya gelirse kámil (olgun) iman oluşmuş olur.

O halde kalbi ölmüşse kişinin, nefsinin esiri olmuşsa, yalpalıyorsa, savruluyorsa, arzularına hayır diyemiyorsa, kendini azdıracak şartları zorluyorsa, temiz hayattan kirli hayata kaçıyorsa, hayatı çirkin fantezilerden ibaret sanıyorsa, ar damarı çatlamışsa, kendini temize çıkarmak pahasına her tarafı kirletiyorsa, yani kısaca "hayásızlaşmışsa" yapılacak bir şey yoktur artık.

Diğer yandan bir başkası da utancını kaybetmişlerden ders alacağına utançlarını yüzüne vurup duruyorsa; "Kardeşini her günahından dolayı ayıplayan, onun işlediğini işlemeden ölmez" hadisinin ürkütücü anaforuna kapılabilme endişesinin muhatabı olur. Bu bir temenni değil, ürküntüdür sadece. Sünnetullahtır, Allah’ın değişmez kuralıdır sadece.

Peki, cemiyette işlenen günahlardan, hatalardan ve hele yüz kızartıcı olanlarından bahsetmeyelim mi? Tabii ki bahsedelim. Ders olacak biçimde. Hırsla değil. Dini vasfı ön planda olan birinin yaptığı yanlışın hesabını dine kesmeden. Bunu dinle hesaplaşma noktasına taşımadan. Çünkü kimsenin bu şerefli dini temsil etme yetkisi yoktur. Bu yetkiyi verecek bir merci de tanımıyoruz. Din herkesindir, iman eden herkesin.

Allah adına, ancak Yüce Allah ve O’nun şanlı elçisi konuşur. Hiçbir dinin mümininden, o dinin kendisi sorgulanmaz. Hatalar kişilerindir, dinin değil. Hele din adına bir şeyler yaptığına inanan kişilerin de hayatlarıyla binlerce kez hesaplaşmaları gerekir. Yanlışı varsa ya düzelmeli veya kendini iskat etmeli, yani kendini bu iddiadan soyutlamalı. Bu böyle, başka bir çözümü de yok!

Aslında, Allah’tan utanmayan, edebini kaybedeni gördüğümüzde bizim Allah’a karşı utancımız artmalıdır. Sığınmamız, dualarımız, istiğfarlarımız artmalıdır. İnsanoğlunun şeytan karşısındaki samimi duruşunu kaybettiğine hayıflanmamız artmalıdır. Allah’ım, beni ve bu kardeşimi ve bütün günahkárları affet deyişlerimiz artmalıdır.

Diğer taraftan; hayásını yitirmişin, yanlış yapanın, günahına asla bir mazeret uydurmamamız gerekir. "Yanlış yapan bendendir, koruyalım" demememiz gerekir. Evet, günah işleyen de işlemeyen de bendendir, yani insandır, yani zayıftır, yani günaha direnemiyordur belki ama niye bunu söylemekten yüksünelim? Ne adına.

O halde günahın insanoğlunun en kırılgan anı olduğunun farkında olarak şöyle diyelim mi: "Ya Rabbi! Ayakları sabit tutan Rabbim! Ayaklarımızı kaydırma. Ayakları kayana merhamet et. Beni kınayıcılardan değil, ders alıcılardan kıl. Zor günde hesabımı kolay yap. Beni sözümle, özümle bir kıl. Şerrin kapılarını kapat bana. Beni kınananlardan etme, beni kınayana da sen merhamet et."

Büyük İslam alimi İbn Kayyım der ki: "Günahlardan ürpermemen, Allah’ın yanında işlediğin günahından daha feci bir günahtır. Günah işliyorken gülmen, Allah’ın yanında işlediğin günahtan daha fecidir. Günah işliyorken Allah’ın seni görmesinden ürkmemen, utanmaman, işlediğin günahtan daha feci bir günahtır."

* * *

İbrahim bin Ethem’e gelen birisi, "Tövbe etmek istiyorum ama tekrar günaha dönerim diye de endişeleniyorum. Bana günaha dönmeyeceğim bir tövbe yolu gösterir misin?" der. İbn Ethem der ki: "O zaman Allah’ın yarattığı yerin dışında bir yerde günah işle." Adam der ki: "Bu yeri nereden bulayım? Bütün yer Allah’ın değil mi?" İbrahim bin Ethem der ki: "Peki, bütün yer Allah’ın ise onun yarattığı yerde O’na isyan etmekten utanmıyor musun?"

Evet, bu cümlelerin muhatabı kimse değildir. Ama kimse de bu cümlelerin dışında değildir. Çünkü kimimizin hata ve kusurları bugün ortaya çıkar, kimimizin ise hesap gününe ertelenir. Rabbimiz tümümüze acısın.

11/11/2009 | Kategori: YAZILARIM | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Kötülüğü engellemek

Bilindiği gibi tebliğ, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmektir. Eğer bu görevi yerine getiren bir topluluk yoksa bundan bütün Müslümanlar mesuldürler.
 Âl-i İmran ayeti bunu ikaz eder: “Ve içinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa ve saadete erenlerdir. (Âl-i İmran-104).

Unutulmamalıdır ki; insanın bu görevi yerine getirmesi için mükemmel biri olması gerekmez.
 Kişi sosyal konumu neyi gerektiriyorsa, o tepkiyi vermelidir. Kişinin müdahalesi işi engelleyici değil de işi daha da dallandırıp budaklandıracaksa faydası yoktur.
Kişi aile reisi ya da her anlamda yönetici ve idare edici konumdaysa ve sessiz kalıyorsa vebali daha da artar.
Sözü dinlenen durumda olan bir kişinin önünde caiz olmayan bir iş yapılıyorsa o kötülüğü durdurmak o kişi üzerine vaciptir.

6/11/2009 | Kategori: YAZILARIM | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Müslümanlar namazdayken fabrika ayarlarına geri dönüyor, bittikt


"Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır" isimli kitabın yazarı Bülent Akyürek'e göre Müslümanlar namazdayken fabrika ayarlarına geri dönüyor, bittikten sonra ise ayar bozuluyor.
“İçinizdeki Öküze Oha Deyin” kitabının cesur yazarı Bülent Akyürek’in yine çok okunacak ve tartışılacak olan “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” adlı son kitabı Fincan Yayınları’ndan çıktı…

Bülent Akyürek’le yazarlarımızdan Sıtkı Caney konuştu.
İşte son kitabı “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” hakkında yazarla yapılan ilk söyleşi:

Neden böyle bir kitap, “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?”, yani insanlar öğlen namazına da mı kalkamıyorlar artık?

Bugünümüz dünü aratıyorsa ahir zamandayız demektir. Sabahlara kadar internetin başından ayrılmayan insanlar sabah namazını kılıp uyuyorlar, ikindiye kadar uyuyorlar, öğlen kaçmış oluyor böylece. Bir de benim kitabımda söylemek istediğim şey şu: Müslüman artık bir namazdan sonra diğerini beklemiyor. Şartlı reflekse dönüşmüş bir namaz kılma alışkanlığımız oluştu. Namazdayken fabrika ayarlarına geri dönüyor, namaz bittikten hemen sonra dünyanın kollarında cilveleşiyoruz. Bu hoş değil, ayarımız iyice bozuldu…

Bülent Akyürek zaman zaman kitaplarında ağzını bozabiliyor, yine nasibini alacak olanlar var mı acaba?

Ben, ilk otuz beş yılımı ateist olarak geçirdiğim için en başta kendime çok kızıyorum biliyorsunuz ama Yılgın Türkler ve İçinizdeki Öküze Oha Deyin (Fincan Yayınları) kitaplarımdan da biliyorsunuz, Amerika ve Batı’ya küfretmek küfür değildir. Türkiye’de birçok insan namaz kılan insanlara hakaret ederken, ben ilk kez namaz kılmayanlara hakaret ediyorum. Şifa olur inşallah.

Kitap çok sert ve tehdit dolu, korkmuyor musunuz acaba?

Ben cesur bir adam olduğumu söylemiyorum, galiba konuşurken ve yazarken korkmayı unutuyorum…

“Yılgın Türkler”, “İçinizdeki Öküze Oha Deyin” kitaplarınızda olduğu gibi yine Hz. Mevlana severleri eleştiri yağmuruna tutmuşsunuz, mesele nedir?

Hz. Mevlana ve Semazenler döner sermaye oldu. Ben bütün bunlara karşı çıkıyorum. Hz. Mevlana’nın bütün pazarlama müdürleri üstüme geliyorlar. Mevlana’yı güneş enerjili bir oyuncağa çevirdiler. Susayım mı?

Kitabın bir bölümünde namaz kılmayan insana “Bu ne cüret, bu ne terbiyesizlik?” diyorsunuz. Çok ağır değil mi sizce?

Kitabı bütün olarak okumazsak yanlış anlarız yine de o bölümde şu var: “Çocuğunuza bir sakız alan amcaya hemen teşekkür etmesini öğretiyorsunuz ama namaz kılarak Rabbinize şükretmediğiniz gibi çocuklarınıza namazı aşılamadan başkalarına teşekkür etmesini öğretiyorsunuz. Çocuklarımız nezaket sahibi bir insan olarak cehenneme giderlerse ne yapacağız? Hangisi daha önemli? Çocuk, her şeye teşekkür ettiği zaman rızkın Allah’tan geldiğini unutuyor…” Biz hatayı burada yaptık, eli sopalı hocalarımız gitti yerini tıraşlı nazik, Arapça ve Fransızca bilen, pedagoji ve kişisel gelişim okuyup iletişim manyağı olmuş hocalar aldı. İnsanları cehennemle korkutan hoca kalmadı. Herkes cennet ayetleri ve Elif Şafak okuyup rahatlıyor ama kazın ayağı öyle değil… Bu memleket sahipsiz değil.

Kitapta modern farzlara da değinmişsiniz, nedir modern farzlar acaba?

Dini görmezden gelen modern insan, inanmadıkları dinin yerine, etiği ibadetlerin yerine ise yoga, meditasyon, reiki, kişisel gelişim gibi tonlarca zırvayı getirdi. Kapitalizm, depolarındaki işe yaramaz birçok tanrı, peygamber, kitap ve malzemenin çürümesini istemez. Hacıyağı gider tütsü gelir, tesbih gider zikirmatik gelir.

Yanlış anlaşılmalar olabilir, konuyu biraz açar mısınız”? Mümkünse…

Farzları görmezden gelen modern insan gündelik yaşam biçiminde tonlarca farz yarattı. Bazılarına göz atalım isterseniz: Reklamlar, günde üç kez diş fırçalamanın öneminden dem vurarak diş fırçası, diş macunu satışlarını pompalıyor. Ben diyorum ki “Merak etmeyin, günde üç kez diş fırçalamazsanız ölmezsiniz, abartmayın, onun kazası var ama namaz kılmazsanız ahretiniz gider. Ben düzenli olarak meditasyonunu yapıp kazaya bırakmayan insanlar tanıdım ama namazını kaçıran Müslümanların sayısı oldukça fazla. Günde üç kez yemek yeme alışkanlığı farz oldu, İngilizce, bilgisayar bilmek farz… Yılda bir ay Akdeniz sahillerine gitmek, düğünde içmek, ramazanda pide yemek, yılbaşında dansöz izleyerek kafa çekmek, çocuklarımıza yaş günü düzenlemek farz… İşte ben “Modern Farzlar” diye bunlara diyorum. Modern farz ve hazlara gösterdiğimiz ciddiyeti namazlarımızda göstersek problem kalmayacak…

Türkiye’de en çok gezen ve söyleşiler yapan yazarsınız, ciddi sağlık problemlerinizin olduğunu biliyoruz, biraz dinlenmeyi düşünmüyor musunuz?

Hayır, belki de gezerken dinleniyorum. Halkın yazarıyım deyip de bir gün bile halkın arasına çıkmayan, çalışmasını da dinlenmesini de halktan uzakta yapan yazarlar gibi değilim elhamdulillah. Ben onların bırakın gitmeyi haritada bile yerini bilmedikleri yerlere protez bacaklarımla gidiyorum, hiç de üşenmiyorum.

Protez Titanyumdan yapılıyor değil mi?

Evet, cebimde üç kuruşun bile olmadığı gün aslında kalça ve bacaklarımda 150.000 TL’lik servet var.

Aman, Amerika duymasın…

Duymasını mı kaldı… Bor mor hikâye, Amerika benim bacaklarımdaki titanyumun peşinde!

Bir de Yeşil Sözlük yazarlığınız var, onca sözlük varken niçin Yeşil Sözlük’ü tercih ettiniz?

Onlar bizim çocuklar.

Bazı kitaplarınızda olduğu gibi özellikle son kitabınızda da Müslümanların korkusuz olması için çok sert metinler yazmışsınız, sizce Müslümanlar korkak mı?

İş yerinde patron korkusundan namazlarını kılamayanlar var. Tabi ki kızıyorum, azarlıyorum. Takva sahibi gerçek Müslüman, Allah yolunda ölebilmek için bahane arar, biz ayağımıza gelen fırsatları tepiyoruz. Cennet günde beş kez ayağımıza geliyor ama biz onu çiğniyoruz!

Söyleşilerinizde gencecik üniversite öğrencilerine ne yapıp edip ölümden konuşuyorsunuz, bu bilinçli bir hareket mi yoksa?

Beş yıl öncesine kadar inançsız bir insandım, bunu bilmeyen yoktur sanıyorum, çünkü bu gün olduğu gibi o zaman da fikirlerimi saklamadım. İki bacağım protez oldu ve ondan evvel dört yıl felç yaşadım. İnançsız ve felçtim. Felâket romanlarım vardı. Ben üniversite okumadım, benim fakültem felç yatarken baktığım tavandı! Demetevler’deki yoksul ve çatı katı evimizin o tavanı benim için fakülte olmaktan daha çok bir tefekkür sayfası oldu. Dört koca yıl, fukaralık ve ağrılarımla tavana bakıp düşündüm… Ölümü istiyordum, isyanım bitti, sabırla tanıştım, sonrası rüyalar filan derken hidayet nasip oldu. Neyse, ben ölümün yanından geliyorum… Gün içinde kafasında ölüm düşüncesi taşımayan adama Müslüman denmez. Ölümlü olduğumuzu bilmek bize hayatın anlamını öğretir. Ölümü unutan insan Kuran’dan uzaklaşır. Ahlâksız olur, zalim ve cani, bencil, aşağılık bir yaratık olur.

Üniversite konuşmalarınızda gençlere mezarlık ziyareti tavsiyesi yapıyor muşsunuz doğru mu?

Doğru… Gençlere “Her hafta sinemaya gideceğinize mezarlıkları ziyaret edin.” diyorum.
Biz, Müslümanlar olarak “korkuyla korku arasında” yaşamalıyız. Azıcık af ümidi doğduğunda şımarıyoruz çünkü…

Dostoyevski “Dindar biri olmasam bile, bu çağ insanının kurtuluşu dindedir diye dindarlığı, dini destekliyorum.” demişti. Bu cümleye siz de katılıyor musunuz?

İnançsız aileler çocuklarını dindarların dershanelerine göndermeye başladı çünkü çocuklarının orada sigara ve uyuşturucuya başlamayacağını anladılar. Oylarını sol partilere atıp, çocuklarını cemaat dershanelerine gönderiyorlar! Bu bizlere Müslümanların yaşam tarzlarının çok korunaklı ve tehlikesiz olduğunu göstermiyor mu? Onların bile anladığını biz niçin anlamıyoruz? Ümmetin kaybedecek tek çocuğu bile kalmadı. Bir tek Müslüman çocuk, bu dünyayı tekrar diriltebilecek donanımdadır. Bir Müslüman cihana bedeldir!

Modern ilahiyatçılar ve din adamlarının “Sevgi” diye gezindiği bir ortamda sizin konuşmalarınız ve kitaplarınız “Korku”yu öngörüyor. Bu riskli bir şey değil mi?

Son kitabım “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?”ın karın ağrısı şudur: Ne yani cehennem olmasaydı Allah’a inanmayacak mıydık? Peygamber efendimiz cennetle müjdelendiği halde ibadetlerini “Evet cennetle müjdelendim, Rabbime daha fazla şükretmeyeyim mi?” diyerek aksatmamıştır. Başkasının bir hatasını ölene dek bağışlamayan insanoğlu sıra kendisine gelince Allah tarafından hemen bağışlanacağı duygusuna kapılarak gevşiyor. Tövbe farzdır. Tövbe kurtuluştur. Kaliteli bir tövbeyle affedilmeyecek suç yoktur bunu biliriz fakat kaliteli tövbe demek o suçla mezara kadar gözyaşı dökmek, ibadet etmek, korunmak değil midir? Tövbe etmek, başımız sıkışınca bir cümle kurmak mı? Hayır…

“Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” kitabında “Zekât pintiler içindir.” demişsiniz, bir parça değinsek fena olmaz değil mi?

Kuran’da namazdan sonra ikinci önemli sırayı “zekât” alıyor ama biz ona hiç önem vermiyoruz. Malımızın kırkta biri nedir ki? Bir hiç! Bugün bir İskoç’a bile elindekinin kırkta birini ver desek verir diye tahmin ediyorum.

Zekât sadece para mıdır?

Paranın zekâtı parayla verilir. Sağlığın, bilginin, mutluluğun her şeyin zekâtı vardır. Bilginin zekâtı paylaşmaktır. Zekât, bizde fazla olanı başkasıyla paylaşmaktır. Gözümüzün zekâtı bir körü karşıya geçirmektir. Köre para verince kendisi karşıya geçemez çünkü. Aşk acısıyla yanıp tutuşan bir divane parayı ne yapsın? Aşığa en büyük yardım onunla birlikte ağlayıp dövünmektir. Gelin ve damada zekât olarak göbek atarız. Cenazede ağlarız… Bizler, zekâtı bağlamından koparıp elimize hesap makinesi alarak hesaplıyoruz. Zekât, hikmetten uzak biçimde hesap makinesiyle belirlenip ödenirse “Stopaj Vergisi”ne dönüşür. Yine de her şeyin doğrusunu Allah bilir…

“İçinizdeki Öküze Oha Deyin”, “Yılgın Türkler” kitaplarınızdaki Doğu-Batı ayrımının ayrıntılarını yeni kitabınızda da devam ettirmişsiniz? Bizim hiç mi benzer yanımız yok?

Vibratörü icat eden bir medeniyetle kuş yuvasını icat eden bir medeniyet nasıl birbirine benzesin?

Kitapta, namaz için devletin de sorumlulukları olmalıdır derken neyi kastediyorsunuz?

Devletin görevlerinden birisi de bireylerin emniyetini sağlamaksa namazı özendirmesi gerekiyor çünkü ben namaz kılan bir toplumda daha emniyet içinde yaşayacağıma inanıyorum.

Kitapta Bir turistin Cuma günü Türkiye’de neler hissedeceğini bile yazmışsınız, Cuma namazıyla mı alakalı?

Evet, Cuma namazları karnavala dönüşüyor. Turistler, Türklerin Cuma günleri “Oluklu Mukavva ve Strafor Bayramı” yaptığını sanıyorlar. “Yav, onlar bizim işgüzarlar, beş vakit namazı kılmayıp haftada bir camiye koşanlar” diyemiyoruz.

Peki, ne zaman adam oluruz?

Marş okununca nefes almadan, kıpırdamadan kılıç gibi duran insanlar kadar, Kâbe denince dizleri titreyen adamlar olabildiğimiz gün ümit var demektir, aksi halde Allah’ın rahmetine sığınıp bekleyeceğiz ama işimiz çok zor o zaman…

5/11/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

<Önceki sayfa |