Audici

*engüzelblog*


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

Hicret etmek zordur; ama cennet de ucuz değil!‏


Hicret, göç etmektir. Maddî göç bellidir. Bir şehirden diğer bir şehre gitmek gibi...
Manevî göç teferruatlıdır. Bir Müslüman, bulunduğu beldede veya şartlar içinde dinini yaşayamıyorsa, o Müslüman dinini yaşayacağı bir beldeye gidebilir.
Bulunduğumuz odada televizyon varsa ve odada bulunanlar istemediğimiz bir programı izliyorlarsa, o odadan diğer bir odaya geçmek HİCRETTİR.
Akrabalar, arkadaşlar, komşular İslam'a aykırı yaşayışlarını sürdürmek için toplanmışlarsa, onların toplantısına katılmamak HİCRETTİR.
Her gün kahveye gidenler, her gün sohbetlere gitmeye başlarsa bu hal bir HİCRETTİR.
Kötü arkadaştan ayrılıp, âlimleri ziyarete gitmek HİCRETTİR.
Buyrulmuş ki "Bir dağın hareket ettiğini duyarsanız inanın; bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın." Huylar değiştirilmez ama yönü değiştirilir. Huylara yön vermek, yönünü değiştirmek HİCRETTİR.
Bedenimizi bir yerden bir yere taşıma yerine, huyumuzu, âdetimizi, örfümüzü bir yerden bir yere taşıyalım.
Peygamberimiz'in ve O'nunla beraber hicret eden sahabenin bu hareketi, bütün Müslümanlara örnektir.
Bulunduğunuz işyerinde İslamiyet'i yaşayamıyorsanız, işinizi değiştirin.
Oturduğunuz muhit iyi değilse, evinizi değiştirin. Yaşayış tarzınızdan siz ve yakınlarınız memnun değilse, yaşayış tarzınızı değiştirin. Bu değişiklikler, dünyanızı cennet eder.
Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."
Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah'ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.
Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR.
Çocuğumuza Kur'an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.
Kısacası insanın kendi hayatında yaptığı iyiliklere doğru hareketlerin bütünü HİCRETTİR.
Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.
Allah, türlü işkencelere maruz kalan Peygamber'ine ve Müslümanlara, "hicret edin" diyor. "O işkencenin içinde kalın, sabredin" demiyor. Bu ayetten, olaydan bizim almamız gereken ders şudur: "Müslüman bile bile zarara giremez, haramdır!"
HEKİMOĞLU İSMAİL
Haline bak...
Olumsuz bir durum varsa, olumlu hale geçmeye çalış. İşte hicret budur.
"Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile,
Bak tecelli eyliyor bin şe'n-i günâgûn ile.
Ey bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan!"
Mehmed Akif Ersoy

18/12/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Müslümanlar namazdayken fabrika ayarlarına geri dönüyor, bittikt


"Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır" isimli kitabın yazarı Bülent Akyürek'e göre Müslümanlar namazdayken fabrika ayarlarına geri dönüyor, bittikten sonra ise ayar bozuluyor.
“İçinizdeki Öküze Oha Deyin” kitabının cesur yazarı Bülent Akyürek’in yine çok okunacak ve tartışılacak olan “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” adlı son kitabı Fincan Yayınları’ndan çıktı…

Bülent Akyürek’le yazarlarımızdan Sıtkı Caney konuştu.
İşte son kitabı “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” hakkında yazarla yapılan ilk söyleşi:

Neden böyle bir kitap, “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?”, yani insanlar öğlen namazına da mı kalkamıyorlar artık?

Bugünümüz dünü aratıyorsa ahir zamandayız demektir. Sabahlara kadar internetin başından ayrılmayan insanlar sabah namazını kılıp uyuyorlar, ikindiye kadar uyuyorlar, öğlen kaçmış oluyor böylece. Bir de benim kitabımda söylemek istediğim şey şu: Müslüman artık bir namazdan sonra diğerini beklemiyor. Şartlı reflekse dönüşmüş bir namaz kılma alışkanlığımız oluştu. Namazdayken fabrika ayarlarına geri dönüyor, namaz bittikten hemen sonra dünyanın kollarında cilveleşiyoruz. Bu hoş değil, ayarımız iyice bozuldu…

Bülent Akyürek zaman zaman kitaplarında ağzını bozabiliyor, yine nasibini alacak olanlar var mı acaba?

Ben, ilk otuz beş yılımı ateist olarak geçirdiğim için en başta kendime çok kızıyorum biliyorsunuz ama Yılgın Türkler ve İçinizdeki Öküze Oha Deyin (Fincan Yayınları) kitaplarımdan da biliyorsunuz, Amerika ve Batı’ya küfretmek küfür değildir. Türkiye’de birçok insan namaz kılan insanlara hakaret ederken, ben ilk kez namaz kılmayanlara hakaret ediyorum. Şifa olur inşallah.

Kitap çok sert ve tehdit dolu, korkmuyor musunuz acaba?

Ben cesur bir adam olduğumu söylemiyorum, galiba konuşurken ve yazarken korkmayı unutuyorum…

“Yılgın Türkler”, “İçinizdeki Öküze Oha Deyin” kitaplarınızda olduğu gibi yine Hz. Mevlana severleri eleştiri yağmuruna tutmuşsunuz, mesele nedir?

Hz. Mevlana ve Semazenler döner sermaye oldu. Ben bütün bunlara karşı çıkıyorum. Hz. Mevlana’nın bütün pazarlama müdürleri üstüme geliyorlar. Mevlana’yı güneş enerjili bir oyuncağa çevirdiler. Susayım mı?

Kitabın bir bölümünde namaz kılmayan insana “Bu ne cüret, bu ne terbiyesizlik?” diyorsunuz. Çok ağır değil mi sizce?

Kitabı bütün olarak okumazsak yanlış anlarız yine de o bölümde şu var: “Çocuğunuza bir sakız alan amcaya hemen teşekkür etmesini öğretiyorsunuz ama namaz kılarak Rabbinize şükretmediğiniz gibi çocuklarınıza namazı aşılamadan başkalarına teşekkür etmesini öğretiyorsunuz. Çocuklarımız nezaket sahibi bir insan olarak cehenneme giderlerse ne yapacağız? Hangisi daha önemli? Çocuk, her şeye teşekkür ettiği zaman rızkın Allah’tan geldiğini unutuyor…” Biz hatayı burada yaptık, eli sopalı hocalarımız gitti yerini tıraşlı nazik, Arapça ve Fransızca bilen, pedagoji ve kişisel gelişim okuyup iletişim manyağı olmuş hocalar aldı. İnsanları cehennemle korkutan hoca kalmadı. Herkes cennet ayetleri ve Elif Şafak okuyup rahatlıyor ama kazın ayağı öyle değil… Bu memleket sahipsiz değil.

Kitapta modern farzlara da değinmişsiniz, nedir modern farzlar acaba?

Dini görmezden gelen modern insan, inanmadıkları dinin yerine, etiği ibadetlerin yerine ise yoga, meditasyon, reiki, kişisel gelişim gibi tonlarca zırvayı getirdi. Kapitalizm, depolarındaki işe yaramaz birçok tanrı, peygamber, kitap ve malzemenin çürümesini istemez. Hacıyağı gider tütsü gelir, tesbih gider zikirmatik gelir.

Yanlış anlaşılmalar olabilir, konuyu biraz açar mısınız”? Mümkünse…

Farzları görmezden gelen modern insan gündelik yaşam biçiminde tonlarca farz yarattı. Bazılarına göz atalım isterseniz: Reklamlar, günde üç kez diş fırçalamanın öneminden dem vurarak diş fırçası, diş macunu satışlarını pompalıyor. Ben diyorum ki “Merak etmeyin, günde üç kez diş fırçalamazsanız ölmezsiniz, abartmayın, onun kazası var ama namaz kılmazsanız ahretiniz gider. Ben düzenli olarak meditasyonunu yapıp kazaya bırakmayan insanlar tanıdım ama namazını kaçıran Müslümanların sayısı oldukça fazla. Günde üç kez yemek yeme alışkanlığı farz oldu, İngilizce, bilgisayar bilmek farz… Yılda bir ay Akdeniz sahillerine gitmek, düğünde içmek, ramazanda pide yemek, yılbaşında dansöz izleyerek kafa çekmek, çocuklarımıza yaş günü düzenlemek farz… İşte ben “Modern Farzlar” diye bunlara diyorum. Modern farz ve hazlara gösterdiğimiz ciddiyeti namazlarımızda göstersek problem kalmayacak…

Türkiye’de en çok gezen ve söyleşiler yapan yazarsınız, ciddi sağlık problemlerinizin olduğunu biliyoruz, biraz dinlenmeyi düşünmüyor musunuz?

Hayır, belki de gezerken dinleniyorum. Halkın yazarıyım deyip de bir gün bile halkın arasına çıkmayan, çalışmasını da dinlenmesini de halktan uzakta yapan yazarlar gibi değilim elhamdulillah. Ben onların bırakın gitmeyi haritada bile yerini bilmedikleri yerlere protez bacaklarımla gidiyorum, hiç de üşenmiyorum.

Protez Titanyumdan yapılıyor değil mi?

Evet, cebimde üç kuruşun bile olmadığı gün aslında kalça ve bacaklarımda 150.000 TL’lik servet var.

Aman, Amerika duymasın…

Duymasını mı kaldı… Bor mor hikâye, Amerika benim bacaklarımdaki titanyumun peşinde!

Bir de Yeşil Sözlük yazarlığınız var, onca sözlük varken niçin Yeşil Sözlük’ü tercih ettiniz?

Onlar bizim çocuklar.

Bazı kitaplarınızda olduğu gibi özellikle son kitabınızda da Müslümanların korkusuz olması için çok sert metinler yazmışsınız, sizce Müslümanlar korkak mı?

İş yerinde patron korkusundan namazlarını kılamayanlar var. Tabi ki kızıyorum, azarlıyorum. Takva sahibi gerçek Müslüman, Allah yolunda ölebilmek için bahane arar, biz ayağımıza gelen fırsatları tepiyoruz. Cennet günde beş kez ayağımıza geliyor ama biz onu çiğniyoruz!

Söyleşilerinizde gencecik üniversite öğrencilerine ne yapıp edip ölümden konuşuyorsunuz, bu bilinçli bir hareket mi yoksa?

Beş yıl öncesine kadar inançsız bir insandım, bunu bilmeyen yoktur sanıyorum, çünkü bu gün olduğu gibi o zaman da fikirlerimi saklamadım. İki bacağım protez oldu ve ondan evvel dört yıl felç yaşadım. İnançsız ve felçtim. Felâket romanlarım vardı. Ben üniversite okumadım, benim fakültem felç yatarken baktığım tavandı! Demetevler’deki yoksul ve çatı katı evimizin o tavanı benim için fakülte olmaktan daha çok bir tefekkür sayfası oldu. Dört koca yıl, fukaralık ve ağrılarımla tavana bakıp düşündüm… Ölümü istiyordum, isyanım bitti, sabırla tanıştım, sonrası rüyalar filan derken hidayet nasip oldu. Neyse, ben ölümün yanından geliyorum… Gün içinde kafasında ölüm düşüncesi taşımayan adama Müslüman denmez. Ölümlü olduğumuzu bilmek bize hayatın anlamını öğretir. Ölümü unutan insan Kuran’dan uzaklaşır. Ahlâksız olur, zalim ve cani, bencil, aşağılık bir yaratık olur.

Üniversite konuşmalarınızda gençlere mezarlık ziyareti tavsiyesi yapıyor muşsunuz doğru mu?

Doğru… Gençlere “Her hafta sinemaya gideceğinize mezarlıkları ziyaret edin.” diyorum.
Biz, Müslümanlar olarak “korkuyla korku arasında” yaşamalıyız. Azıcık af ümidi doğduğunda şımarıyoruz çünkü…

Dostoyevski “Dindar biri olmasam bile, bu çağ insanının kurtuluşu dindedir diye dindarlığı, dini destekliyorum.” demişti. Bu cümleye siz de katılıyor musunuz?

İnançsız aileler çocuklarını dindarların dershanelerine göndermeye başladı çünkü çocuklarının orada sigara ve uyuşturucuya başlamayacağını anladılar. Oylarını sol partilere atıp, çocuklarını cemaat dershanelerine gönderiyorlar! Bu bizlere Müslümanların yaşam tarzlarının çok korunaklı ve tehlikesiz olduğunu göstermiyor mu? Onların bile anladığını biz niçin anlamıyoruz? Ümmetin kaybedecek tek çocuğu bile kalmadı. Bir tek Müslüman çocuk, bu dünyayı tekrar diriltebilecek donanımdadır. Bir Müslüman cihana bedeldir!

Modern ilahiyatçılar ve din adamlarının “Sevgi” diye gezindiği bir ortamda sizin konuşmalarınız ve kitaplarınız “Korku”yu öngörüyor. Bu riskli bir şey değil mi?

Son kitabım “Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?”ın karın ağrısı şudur: Ne yani cehennem olmasaydı Allah’a inanmayacak mıydık? Peygamber efendimiz cennetle müjdelendiği halde ibadetlerini “Evet cennetle müjdelendim, Rabbime daha fazla şükretmeyeyim mi?” diyerek aksatmamıştır. Başkasının bir hatasını ölene dek bağışlamayan insanoğlu sıra kendisine gelince Allah tarafından hemen bağışlanacağı duygusuna kapılarak gevşiyor. Tövbe farzdır. Tövbe kurtuluştur. Kaliteli bir tövbeyle affedilmeyecek suç yoktur bunu biliriz fakat kaliteli tövbe demek o suçla mezara kadar gözyaşı dökmek, ibadet etmek, korunmak değil midir? Tövbe etmek, başımız sıkışınca bir cümle kurmak mı? Hayır…

“Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?” kitabında “Zekât pintiler içindir.” demişsiniz, bir parça değinsek fena olmaz değil mi?

Kuran’da namazdan sonra ikinci önemli sırayı “zekât” alıyor ama biz ona hiç önem vermiyoruz. Malımızın kırkta biri nedir ki? Bir hiç! Bugün bir İskoç’a bile elindekinin kırkta birini ver desek verir diye tahmin ediyorum.

Zekât sadece para mıdır?

Paranın zekâtı parayla verilir. Sağlığın, bilginin, mutluluğun her şeyin zekâtı vardır. Bilginin zekâtı paylaşmaktır. Zekât, bizde fazla olanı başkasıyla paylaşmaktır. Gözümüzün zekâtı bir körü karşıya geçirmektir. Köre para verince kendisi karşıya geçemez çünkü. Aşk acısıyla yanıp tutuşan bir divane parayı ne yapsın? Aşığa en büyük yardım onunla birlikte ağlayıp dövünmektir. Gelin ve damada zekât olarak göbek atarız. Cenazede ağlarız… Bizler, zekâtı bağlamından koparıp elimize hesap makinesi alarak hesaplıyoruz. Zekât, hikmetten uzak biçimde hesap makinesiyle belirlenip ödenirse “Stopaj Vergisi”ne dönüşür. Yine de her şeyin doğrusunu Allah bilir…

“İçinizdeki Öküze Oha Deyin”, “Yılgın Türkler” kitaplarınızdaki Doğu-Batı ayrımının ayrıntılarını yeni kitabınızda da devam ettirmişsiniz? Bizim hiç mi benzer yanımız yok?

Vibratörü icat eden bir medeniyetle kuş yuvasını icat eden bir medeniyet nasıl birbirine benzesin?

Kitapta, namaz için devletin de sorumlulukları olmalıdır derken neyi kastediyorsunuz?

Devletin görevlerinden birisi de bireylerin emniyetini sağlamaksa namazı özendirmesi gerekiyor çünkü ben namaz kılan bir toplumda daha emniyet içinde yaşayacağıma inanıyorum.

Kitapta Bir turistin Cuma günü Türkiye’de neler hissedeceğini bile yazmışsınız, Cuma namazıyla mı alakalı?

Evet, Cuma namazları karnavala dönüşüyor. Turistler, Türklerin Cuma günleri “Oluklu Mukavva ve Strafor Bayramı” yaptığını sanıyorlar. “Yav, onlar bizim işgüzarlar, beş vakit namazı kılmayıp haftada bir camiye koşanlar” diyemiyoruz.

Peki, ne zaman adam oluruz?

Marş okununca nefes almadan, kıpırdamadan kılıç gibi duran insanlar kadar, Kâbe denince dizleri titreyen adamlar olabildiğimiz gün ümit var demektir, aksi halde Allah’ın rahmetine sığınıp bekleyeceğiz ama işimiz çok zor o zaman…

5/11/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Dualarımıza dikkat...‏

MAKBUL DUALARA dair bir hadisinde, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, yüzümüzü Kur’ân’da zikri geçen dualara çevirir. Kur’ân’da peygamberlere ve salih isimlere atıfla geçen bu dualar içinde, özellikle de ‘nun’ sırrıyla ‘Rabbenâ’ hitabı taşıyan, yani ‘ben’ diye değil ‘biz’ diye Rabbimize yöneldiğimiz dualar, Muhbir-i Sâdık aleyhissalâtu vesselamın bildirdiği üzere, kabule en yakın dualar arasındadır.
Bu Kur’ânî dualar ile dua etmeyi, en başta, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam öğretmiştir bize. Onun namazda ettiği dualardan biri, Bakara sûresinde geçen “Rabbenâ âtinâ” duasıdır meselâ: “Rabbimiz! Bize dünyada hasene ver, ahirette de hasene ver ve bizi ateşin azabından koru!”
Mü’minlerin her namazın son rekatinde, son oturuşta muhakkak yaptığı bir câmi duadır bu.
Kısacık; ama istenecek herşeyi, sakınılacak herşeyi özetleyen bir küllî dua: “Rabbimiz, bize dünyada hasene ver, ahirette de hasene ver ve bizi ateşin azabından koru!”
Bu küllî dua, ahirette geçerliliği olmayan birşeyin dünya hayatı içinde de anlamı olmadığını öğretir insana
. ‘Hasene’ denilen şey, hem bu dünyada hem ahirette karşılığı olan birşey olduğuna göre, bu dünyada makbul meta gibi görülmekle birlikte ahirette geçersiz olan hiçbir şey ‘hasene’ değildir. Hasene odur ki, iki dünyada da geçerliliği olsun, iki dünyada da karşılığı bulunsun.
Tek başına bu kısacık Kur’ânî duanın dünya-ahiret dengesi ve bu dünyanın ‘ahiretin mezraası’ olarak yaşanması açısından verdiği dersi yıllar önce ‘dünyevîleşmeci’ bir ‘hutbe’nin hüznünü içimde taşıdığım bir hengâmda öğretmişti Rabbim bana.
 Kur’ân Okumaları’nin birinci kitabına başlığıyla yazmış olduğumuz yazı, bu hüznün ve arayışın meyvesiydi.
Gelin görün ki, bu duanın içinde geçtiği sûrenin önceki ve sonraki âyetleriyle irtibatından bunca senedir aklımı ve kalbimi mahrum ettiğimi görmüş olmanın hüznünü, ve ancak şimdilerde de olsa bu irtibatı farketmiş olmanın tesellisini yaşıyorum şu günlerde. Bu Kur’ânî duanın yeni farkettiğim bu veçhesi ise, bir ‘umre hatırası’ olarak, umulur ki aklımızdan hiç silinmesin.
Tavâf esnasında bu duanın okunduğunu evvelce öğrenmişliğime mukabil, tavafın her şavtının en sonunda bu duanın yapılıyor olduğunu Rabbim yaşatarak öğretti bize.
 İlerleyen günler içinde, tavaf esnasında bu duanın yapılıyor oluşunun ardındaki bir sırrı daha keşfetmeyi mümkün kıldı. Sonra, bu duanın öğretildiği âyetin bir öncesindeki âyetin de farkına varmamı...
Manidardır, her namazın sonunda okuduğumuz ve tavafın her şavtının sonunda tekrar edilen bu dua, Bakara sûresinde, hac ve umreye dair âyetlerin içinde geçiyor.
 Sûrenin 196-203. âyetleri doğrudan hac ve umreyle ilgili ve âlemlerin Rabbi 201. âyetle mü’minlere bu duayı öğretiyor. Âlemlerin Rabbi, ‘insanlardan bazıları’nın böyle dua ettiğini bildirdiği ilgili âyetten sonraki âyette ise, “İşte bunlara, kazandıklarından nasipleri vardır.
Hiç şüphesiz Allah’ın hesabı seridir” buyurarak, bu duanın O’nun katında makbuliyetini bildiriyor.
Ama öncesi de var. Hac ve umreye dair bu âyetlerin ortasında yer alan bu duanın hemen öncesindeki âyetten öğrendiğimize göre, “İnsanlardan bazıları ‘Rabbimiz! Bize dünyada ver!’ derler. Fakat onların ahirette hiçbir payları yoktur.”
Bu durum da gösteriyor ki, yalnızca Allah’a ‘dua’ ediyor olmamız yetmiyor; Allah’tan ne yönde ve ne için dua ettiğimize de bakmamız gerekiyor.
Yine bu durum gösteriyor ki, insan hac gibi küllî bir ubudiyete, umre gibi bir ubudiyet talimine, tavaf gibi bir büyük ubudiyet sırrına dahil olma çabası içerisinde dahi işin içinde dünyalık derdini, dünya hesabını dahil edebilir. Allah’ı ve ahireti hatırlaması gereken bir zemini dünyalık talebinin zeminine dönüştürebilir. Bir büyük ahiret tarlasından sırf dünyalık devşirme çabasına girişebilir.
Açıkçası, hac ve umreyle ilgili âyetlerin tam ortasında insanlardan bazıları “Rabbimiz! Bize dünyada ver!” diye dua ettiklerini, ama onların ahiretten bir nasibi olmayacağını bildirmekle, âlemlerin Rabbi ubudiyeti dahi ‘dünya için, dünyalık umarak, dünya talebiyle’ isteme gibi bir arızaya karşı bizi uyarıyor. Hac gibi küllî bir ibadet için yola koyulurken dahi dünyalık talebiyle niyetlerin ifsad olunabildiğine dikkat çekerek, niyetlerimizi iki dünyada da makbul ‘hasene’lere çeviriyor.
Sözün kısası, “Dualarınıza dikkat edin; gerçekleşebilirler” diyen bir bilge adamın dikkat çektiği üzere, dualarımıza dikkat etmemiz gerek. Allah dualara cevap veriyor; hele ki hac gibi büyük bir ubudiyet zemininde edilen duaları geri çevirmiyor. Ama bakmak gerekiyor: Oralara kadar gelip de, Beyt’inin karşısında ne istiyoruz Rabbimizden?
İsteyene, istediği verilecek.
İstediğimiz sırf dünyalık ise, korkalım ki, bize dünyada verilecek; ama ahirette nasibimiz olmayacak...
İstediğimiz iki dünyada da geçer akçe olacak ‘hasene’ler ise ve sakındığımız ‘ateşin azabı’ ise eğer; aldığımız yol ve ettiğimiz dua bir anlam ifade edecek... Velhasıl, hepimizin bunca yıllık hayat tecrübemiz içinde bizzat gördüğümüz bir gerçek var karşımızda: Neyin duasını ettiyse ona erişir insan. Makam isteyene makam, servet isteyene servet, şöhret isteyene şöhret, araba isteyene araba, ev isteyene ev, dünya isteyene dünya, ilim isteyene ilim, hikmet isteyene hikmet, takva isteyene takva... İnsanoğlu her neyi istemişse, hayat yolu o yöne sevkedilir; her neyi ıztırar lisanıyla talep etmişse, ona o verilir. Dolayısıyla, ‘dua etmek’ kadar önemli olan, edilen duanın yönü ve içeriğidir. O halde, ey Rabbimiz! Bize dünyada da hasene var, ahirette de hasene ver. Bizi ateşin azabından koru!

                      
Metin Karabaşoğlu (karakalem.net)

5/11/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Kız Çocukları ve Babalar


Ayşe İZCİ


Evlat sahibi olmak güzel şey. Anne-babalar olarak, evladımızı kız veya erkek olarak tercih etme peşinde ve ayrım yapma durumunda değiliz şüphesiz. Ama onlar farklı yaratıldıkları için, biz de bu farklılığa dayalı bir gelişim, eğitim ve terbiye süreci uygulamak mecburiyetindeyiz. Diğer taraftan, anne ve babalar kız ve erkek çocukların farklı yaradılışına uygun tavırlar geliştirmeli, her iki cinsin farklı tabii ihtiyaçlarını dikkate almalıdır.

Çocuklarda cinsler arasında doğuştan var olan temel farklılıkları dikkate almamak, ileride telafisi imkansız yanlışların yapılmasına, çözümü güç sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ebeveynlerin kendi bilinçaltı eğilimleri, kültürel şartlandırmaların körüklediği ayrımcı özlemleri kendi çocuklarına aktarılmaya çalışıldığı noktadan itibaren çocuğun kimliği oluşamaz, âdeta “arapsaçı”na döner.

Ne mutlak eşitlik, ne ayrımcılık

Bu temel olgudan hareketle diyoruz ki, cinsler arası “mutlak eşitlikçi davranış” safsatasını bir kenara iterek, kız ve oğlan çocuklarımıza cinsiyetlerinin ve buna dayalı oluşacak kimlik ihtiyaçlarının gerektirdiği şekilde muamele esas alınmalıdır. Bırakın modern anlayışlar ne söylerse söylesin, “erkek gibi kız” ve “kız gibi erkek” şeklindeki masum tanımlamaların da ötesine taşan büyük yanılışları görmek istemiyorsak, çok küçük yaşlardan itibaren çocuk yetiştirmede bu hususu göz önüne almalıyız.

Bir yetişkin için mecbur kaldığı durumlarda dahi hem anne hem baba rolünü aynı anda yerine getirmeye çalışmak ne denli zor ise, bir çocuk için de sosyal kimliğinin ve benlik algısının gelişiminde “cinsiyetsiz” yaklaşımlar o denli kafa karıştırıcıdır. Öğrenmenin önemli bir kısmı “taklit ve özdeşleşme” ile gerçekleşir. Ve sizler yani anne-babalar ve yeğenlerini kuzenlerini çok seven halalar, teyzeler, amcalar, dayılar; sizin tutum ve davranışlarınızın önemini, onların gözündeki yerinizi ve değerinizi hiç düşündünüz mü?

Cinsiyete dayalı temel farklılıklara çocuk eğitiminde ne ölçüde ve ne şekilde yer vermemiz gerektiği sorununa bir yazı dizisi olarak yer vereceğiz. Önce kızlardan başlayarak, özellikle anne ve babaların bu konuda farkında olmadan yapmış oldukları temel hatalara dikkat çekmek gerekmektedir.

Dünyaya bir kız olarak gelmek

Doğuştan getirilen cinsiyet farkına ilaveten, kız ve erkek bebeklerin vücut ağırlığı, boy gibi çeşitli ölçüm ortalamalarına ilişkin gelişim farklılıkları da vardır. Nitekim bunu hastanelerde, doktor odalarında asılmış gelişim takip tablolarından da gözlemleyebiliriz.

Yaklaşık üç yaş civarında çocuklar kendi cinsiyetinin bilincine ve karşı cinsin kendinden farklılığına varır. O'na hep “kızım” diye hitab edilmiştir, ancak o kız olmanın erkek olmaktan farklılığını ancak bu yaş civarında öğrenecektir. Bu andan itibaren büyüyünce yüzünde, çok sevdiği babasında olduğu gibi, batıcı iğneler çıkmayacağına da sevinir.

Geleneksel terbiye yaklaşımında, cinsiyete dayalı temel farklılıklar kadınlar aleyhine bir “noksanlık” olarak aktarıldığı anda, bu yaşlarda olumsuz bir benlik imajının ilk yapı taşları da konulmuş olur. Maalesef bu yaklaşımın yürürlükte olduğu memleket köşeleri hâlâ mevcuttur ve biliyoruz ki bu saplantının dinle imanla alakası yoktur.

Kız ve erkek çocuklar okul öncesi dönemde, yani 3-6 yaşlar arasında karma oyunlar oynayabilirler. Okul çağında kendi cinsinden kişileri oyun arkadaşı olarak tercih etme hali daha belirginleşir. Fakat bu, tamamen kendi cinsine yönelme değildir. Örneğin evcilik oyunları okul yaşı ilerledikçe eski sıklıkta yer almaz, bedensel hareketi gerektiren oyunlar daha çok tercih edilir.

Okulda, kızlar yerine sürekli erkek arkadaşlarıyla muhatap olup onlarla yarışırcasına koşuşturup duran bir “kız” kimliğinde bir kişilik sorununun olmadığını düşünmek bizi yanıltabilir. En hafif ihtimalle kendi cinsiyetinden memnuniyetsizliğin veya karşı cinse özendirilmenin izlerini taşır. Bu karmaşa durulmazsa ne kendi mutlu olabilir, ne başkasını mutlu edebilir. Çünkü “özgüven” olgusunda cinsel özelliklere dayalı birçok unsur da yer almaktadır.

Büluğ öncesi çağda cinsler arasında bedensel farklılıklar daha da belirginleşmeye başlar. Kızların belleri incelmeye ve diğer kadınsı yapısal özellikleri oluşmaya başlar. Bu dönemde kız çocukları erkeklere nazaran daha bir büyüme hevesindedir. Bu hevesin psikolojik temelinde, kız çocuğu olarak yeterince önemsenmemiş olup, büyüdüğünde bu statünün kendisine verileceği umudunu taşıyor olması muhtemeldir. Belki bir çok talebinin karşılanması büyüdüğü zamana ertelenmiş de olabilir. Tabii olarak büluğ çağında karşı cinse olan ilgi artar; bu en sade şekliyle “tanıma” içeriklidir.

Bir adım önde

Okul çağında kızların daha sebatkâr, sözel sahalarda erkeklerden daha başarılı olduklarını ortaya koyan araştırmalar mevcuttur. Bu görüş, kızların sayısal alanlarda başarısız olacağı anlamına gelmiyor tabii. Konuşkanlık, duygusallık bu yaşların belirgin özelliğidir. Erkek cinsinde bulunmayan bir vakıa olarak, bu yaşlarda kızların çoğu, hatıra defteri, şiir defteri veya günlük gibi “pembe kağıt ” uğraşları edinirler. Böyle yaparak kendi dünyalarını yine kendilerine açarlar. Bu defterler ancak çok özel sırdaş arkadaşlara okutturulabilir. Aile fertlerinin böyle bir teşebbüsü ise çok sinir bozucudur.

Kız çocukları şiirler, tekerlemeler ve şarkı sözlerini kolayca ezberler. Zaten bebeklikte konuşmaya başlamada da erkeklerden öndedirler. Bir erkek çocuğuna “Uslu dur!” demek ne ise, bir kız çocuğuna da “Konuşma!” demek odur. Hatta o kadar konuşkan kız çocukları vardır ki, başlangıçta sevimli gelen bu konuşmalar bir müddet sonra kulak tırmalayıcı ve bıktırıcı olabilir. Kızların sosyal meslekleri tercihindeki yoğunlaşma da sözel eğilimleriyle ilgilidir.

Kırsal ve kentsel kesimde farklılık olmakla birlikte, kızlar erkeklerden yaklaşık iki yıl önce büluğa ererler. Büluğ öncesi erinlik dönemi, yani büluğa hazırlık aşaması da kızlarda daha kısa sürelidir. Birden serpilip gelişirler.

Kızların bu dönemi 5-6. sınıflardan başlar. Yeni beden imajına uygun bir kimliği, açıkçası genç kız kimliğini özümsemek bir çabayı gerektirse de, çok uzun sürmez. Fakat psikolojik olgunluk düzeyi bakımından durum daha farklıdır. Bedeni yetişkin gibi görünmesine karşın, çocukça oyunlar oynamaya iki-üç yıl daha devam eder. Giyim ve süs, sanki bu yaşın temel gelişim görevi gibidir. “Kendim için” diyor olsalar da, tüm bu giyim-kuşam ve süslenmeler karşı cinsin beğenisini çekmek içindir. Çünkü bu onların tabiatında potansiyel olarak vardır ve zamanı gelince açığa vurulur.

Bir kız çocuğunu ve takiben bir genç kızı ruhen ve bedenen sağlıklı bir birey olarak yetiştirmede, anne ve babaların kız çocuklarına yaklaşımları tabiatıyla farklı olmalıdır. Hangi aile bu kaideye riayet etmezse, kız çocuğu yetiştirmede başarılı olamazlar. Şayet aile fertleri arasında bir rol karmaşası ve rol belirsizliği söz konusu ise -ki bu rol çatışmaları çalışan çiftlerde daha sık görülmektedir- sorun ciddidir.

Kızlar babaya düşkün olur

Kız çocukları ile babaları arasında son derece güçlü duygusal bağ vardır. Kız çocuklarını değersiz addeden törelerde kızların babalarına ilgisi ve yakınlaşma çabası ne yazık ki terslenmeyle karşılık bulur. Eğitim almış birçok ailede bile bazı babalar kızlarıyla yakın olmaktan ve onları seviyor görünmekten imtina ederler. İçlerinden sevdiklerine kendilerini inandırarak kızlarıyla samimi olmaktan uzak dururlar. Oysa bir kız çocuğu için hayatında çok önemli olacak olan erkekler dünyasına açılan ilk ve en sağlıklı tanışma kapısı babalarıdır.

Küçük kız çocukları kendilerini babalarına daha çok sevdirmek isterler. Onların sözlerinden daha çok alınırlar, disiplinlerinden daha çok etkilenirler. Babalarına kendini beğendirmek, sevdirmek, onaylanmak, onlar tarafından önemsendiğini hissedebilmek için olağanüstü gayret sarf ederler.

Bir çok hanede akşam üzeri babaların işten dönüş vakti yaklaştığı zaman kız çocuklarının kulağı kapıdadır. Zil çalar çalmaz annelerinden önce kapıya koşarlar. Babasının elinde her ne var ise annesinden önce almak ve bakmak ister. Bu çocuksu heyecana baba tarafından gerekli karşılık verilmezse, babanın şahsında sembolize edilen “erkek” tanımı ve imajı kızın zihninde “özürlü” şekillenir. Bütün gün özlenmesine karşın eve geldiğinde alelacele yemeğini yiyerek gazetesine gömülen veya ekrana kilitlenen bir kız babası ne kötü bir erkek örneğidir! Belki de gizli bir erkek düşmanlığının ilk tohumları bu ilgisiz, umarsız, kızlarının hislerine duyarsız babalar tarafından atılmaktadır. Fakat kolayca pes etmez kız çocuk; bebeğinin çıkan bacağını takması için yardım almayı dener, babasının çay servisini yaparak gözüne girmek ister. Olumlu davranışlarla bunu başaramazsa, azarlanma pahasına da olsa dikkat çekici hareketler yapmaya başlar. Bir baba sadece hasta olduğunda kızına ilgi gösteriyorsa, kız çocuklarının iştahsız, mızmız olmalarından ve sık sık hastalanmalarından daha tabii ne olabilir ki?

İyi baba, iyi model

Oysa babalığının bilincinde olan bir erkek, aşçılık oynamakta olan kız çocuğunun sunmuş olduğu şakacıktan ikramları saygın bir müşteri gibi kabul eder, beğeniyle yer ve iltifatta bulunur. Bu arada gazetesini okumaya devam etmesinin de çocuk için bir mahzuru yoktur.

Önceki yazımızda oyunun çocuklar için ne denli önemli olduğunu ve mutluluk verdiğini anlatmıştık. İşte çocuklar zaman zaman çok sevdiği büyükler ile de bu sevinci paylaşmak isterler. Pek istekli olmadığımız anlarda bile bizi oyuna dahil ederler.

Tüm bu çabalar bir sıcak yakınlık içindir. Peygamberimiz -hâşâ- boşuna, “Siz oğlanlarınızı sevin, çünkü kızlar size kendini sevdirir.” buyurmamışlardır. Anneler bilinçli iseler, babasının bütün ilgisini üzerinde toplamaya çalışan kız çocuklarının yanında kocalarına daha mesafeli durmalıdır. İyi baba iyi model olur; babasını seven, ilerki hayatında kocasını da sever. Babaya saygının olmadığı evde kızlar erkeklere güvenmeyi öğrenemezler.

Bu bilinçle anneler kızlarının babalarıyla iletişim ve paylaşımlarını destekleyici ve yönlendirici bir tavır içinde olmalılar. Burada küçük yaşlardaki iletişimlerden söz etmekteyiz tabii ki. Yaş ilerledikçe baba-kız arasındaki sevgi, saygı kalıcıdır ama sırdaşlık anneye yönelir.

Sevgi susuzluğu ve seraplar

Bu noktada şu konuya da değinmekte yarar var: Basından yakinen şahit olmaktayız ki, hemen her gün birçok genç kız evini terk etmekte, hem kendileri hem aileleri perişan olmaktadır. Bu meselenin arkadaş, kandırma gibi sosyal boyutları vardır elbet. Ancak bu izah tek başına yeterli olsaydı, her kız evini terk ederdi. Oysa tüm dış etkenlere rağmen ayağı sağlam basan kızlar yok mu? Şükürler olsun, elbette kızlarımızın büyük çoğunluğu böyle. Kitapların yazdığı, ilgili programların dile getirdiği gibi, iyi aile olmak ve aile içi iletişim çok önemli. Gerek baba ocağını, gerek kocasını “sudan” sebepleri bahane ederek terk eden kadınların hayatları incelendiğinde, dağılmış aile ve baba yoksunluğu temel alt yapıyı oluşturmaktadır. Kendilerinin de ifade ettiği gibi bu evden kaçış maceraları aslında bir sevgiyi arayış yolculuğundan başka bir şey değildir. Tabii ki bu yolla sevgiyi asla bulamazlar ama bu batağın içinden de kolay kolay çıkamazlar. Nihayetinde evli, çoluk-çocuk sahibi adamlara takılıp, onların ailelerini dağıtmakla çocukluk yılarındaki doyumsuzluklarının da intikamını almış olurlar!

Yıllar önce, memleketimde bir mahalle komşumuz vardı. Adam mutlaka bir erkek çocuğunun olmasını istiyor, lâkin kızları peşpeşe geliyordu. Üçüncü kızının adını Şükriye koydular. Adam kızına “Şükrü” diye hitab ediyor, erkek berberine, akşamları kahveye götürüyor ve onu erkek gibi yetiştirmeye çalışarak kendince tatmin buluyordu. Zavallı kızcağız çeşit çeşit argo sözler ve hareketler öğrenmişti. 13-14 yaşına geldiğinde iki ablası evde iken bir delikanlıya kaçıverdi. Yani babası onu bir türlü erkekleştirememiş olmalı ki, tanıştığı ilk erkek ona cinsiyetini, “bir güzel kız” olduğunu hissettirmişti!

Yaş dönemine uygun ilgi

Sizden istenen abartılı bir ilgi bombardımanı değildir. Hislere derece koymak imkansız olmakla birlikte, aşırı sevgi eleştirememeyi, aşırı hoşgörüyü getiriyorsa, kızınız sizi ciddiye almayabilir. Bazen da babasına o kadar bağlanır kalır ki, hayatında babasından başka bir erkeğe yer vermeyi, kocasını sevmeyi başaramaz. Evlenmek istemez veya babası gibi koca bulma güdüsüyle mazeretler uydurur.

Bir kez daha vurgulamakta yarar var ki dostluk kalıcı olmalı, büluğ yaşıyla birlikte baba yavaş yavaş genç kızın dünyasından kendini geri plâna çekmeye başlamalıdır. Onunla farkettirmeden ilgilenmeye devam etmelidir.

Yaşları birbirine yakın, birden fazla kız çocuğu olan babaların bu hassas görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri gerçekten ülke yönetmek kadar zordur! Bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlar, birbirini sürekli kıskanan ve babaya gammazlayan kızlara sevgili ve şefkatli baba olabilenlere ne mutlu!..

Böyle bir ortamda alınan bir hediyenin makbul olması bile, aldığınız kişiye değil, diğerlerinin göstereceği tepkiye bağlıdır. Şunu da çok kişi itiraf eder ki, baba sevgisi açısından evde en son doğanlar daha şanslıdırlar. İlk çocuklar tecrübesizliğe denk geliyor! Nasıl davranacaklarını bilemiyorlar, onları sevmekle birlikte daha kuralcı, daha az duygusal oluyorlar. Yaş ilerledikçe bakış açıları değişiyor, kalpler yumuşuyor, zamanla eşlerinin sevgileri azalır da ondan mı nedendir, babalar kızlarının sevgilerini daha çok önemsiyorlar. Torunlar söz konusu olunca ise sevginin haddi-hududu kalmıyor...

Özetle, kız ve erkek çocuklar fıtrî bakımdan birbirinden farklıdır. Yetiştirme ve terbiye sürecinde bu farklılık mutlaka dikkate alınmalı, fakat ayrımcılık yapılmamalıdır. Kız çocukların babaya düşkünlüğü mutlaka baba tarafından uygun karşılık verilerek değerlendirilmelidir. Zira kızlar için baba “model” erkektir ve bu model ileriki dönemler için belirleyici bir etkiye sahiptir.
 
                             

31/10/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Çıplaklık


Çıplaklık

*******Çıplaklık şeytani kültürün bir parçasıdır! İnsanlar soyunup her türlü ahlaksızlığı uygulamak konusunda çok cesurlar ve bu şeytani kültürün zıddı olan İslam kültürüne nispet edercesine ellerinden gelen tüm çabayı gösterip her alanda bu davranışlarını yaygınlaştırma gayretinin peşine düşmüşlerdir!

*******Ve bu anlamda azgınlıklarının bir sınırı yoktur! Onları durduracak olan tek şey rabbimizin tokatı ve bu tokatın ardından ahirette gelen zelil edici, sonsuza dek sürecek olan acıklı bir azaptır! Bu öyle bir azaptır ki; açılıp saçılanları, bunları destekleyenleri, bu sektörde hizmet verenleri, sevip hoş görü ile seyredenleri çepeçevre kuşatmış olan büyük bir felakettir!

*******Son zamanlarda İslami kimliği ile tanınan ünlü kişilerin resimleri açık saçık kadınların kucaklarında gezdirilerek adeta İslam’a meydan okuyup dindar insanlar ile alay edilmektedir! İslam kültürünü içine sindirememiş olan insanların istememelerine rağmen ülkemizin kıymetli makamlarına geçen dindar insanlardan bir nevi intikam alınmaya çalışarak o kişiler küçük düşürülmeye çalışılmaktadır!

*******Aslında bu şeytani kültürün savunucusu ve uygulayıcısı olan insanlar! Bu açık saçık resimleri yayınlayıp reklâmını yapanlar kendileri ile dalga geçip kendi elleri ile hazırladıkları acıklı sona doğru büyük bir hızla ilerlemekteler! Fakat farkında değiller!

*******Doğdukları güne, dünya üzerinde kaldıkları her ana, kendilerini İslami kültüre göre yetiştirmeyen anne ve babalarına! Kendilerine İslami eğitimi en güzel şekilde vermeyen devlet yöneticilerine, kendi elleri ile kendilerine yaptıkları zulüme lanetler yağdıracakları günü bir bilseydiler!

Enes Muhammed

30/10/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

<Önceki sayfa |