Audici

*engüzelblog*


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

Yunus' ça Sevmek‏

Image Hosted by ImageShack.us

Bir “aşk ahlakçısı” olarak tanımlayabileceğimiz Yunus Emre'nin bütün şiirlerini bir tek mısrasında özetlemek mümkündür. Bu mısra, “sevelim, sevilelim” mısrasıdır. Bunun da dayanağı, çıkış noktası ise Maide suresinin “Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever” şeklindeki 54. ayetidir.
Buradan hareketle şunu söylemek gerekir. Sevmek ve sevilmek, Allah'ın vasfıdır. Sevginin sebebi ise güzelliktir. Gerçek güzellik ise Allah'a aittir. “Allah, güzeldir ve güzeli sever” şeklindeki hadisi şerifi tasavvufi açıdan yorumlayan mutasavvıflara göre Allah, kendi güzelliğini temaşa için kâinatı yaratmıştır. Buna göre âlemin yaratılma sebebi sevgidir. Yani “Ol” emrinde aşk vardır.
Bu sevginin boyutlarına sınır çizmek ise imkânsızdır. Çünkü bu sevgi evrensel bir prensip olarak ortaya çıkmıştır. Allah'tan zuhur etmiş ve bütün kâinatın yaratılmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla bütün varlıklar, bu ilahi cevheri özlerinde taşımaktadırlar. Hepsi, esmanın tecellileridir.
Durum böyle olunca, en başta iman, ancak sevgiyle kemale erebilir. Bu, inanmanın esasını teşkil eder ama hadise burada bitmez. Yaratılmışlar Yaradan'dan öz taşıdıkları ve O'nun eseri oldukları için kâinatta mevcut her şeyin sevilmesi de imanın kemali açısından gerekli hale gelir. Böylece, Yaradan'ı sevmek ve O'na kavuşmak, ancak yaratılanları sevmekle gerçekleşebilir. İnsan, bu sevgi ışığıyla karanlıkları aydınlığa çevirerek mutlu ve barış dolu bir dünya kurabilir.
İnsan, ilahi özle birlikte şeytani ve hayvani bir potansiyele de sahip bir varlıktır. İlahi tarafı onu melekler katına yükseltirken, şeytani tarafı hayvanlardan da daha aşağı bir seviyeye düşürmektedir. İşte aşk, en başta insanın kâinat içerisinde bu duruş noktasını belirlemesi açısından önem taşımaktadır.
 İlahi referanslı aşk, insanı hamlıktan, çiğlikten kurtarıp olgunluk derecesine getirirken bu aşktan yoksunluk onun insan olmaktan uzaklaştırmaktadır. İşte insanın önce kendisine, sonra diğer insanlara ve bütün varlıklara karşı zulmünün temelinde bu hamlığı, çiğliği, aşksızlığı yatmaktadır.
Seven insan, en başta inançlı insandır. Yaratıcısıyla samimi bir münasebet halindedir. Bu, ona bir taraftan dünyada bulunuşunun anlamını kazandırırken bir yandan da sorumluluk yükler.
 Böylesi bir donanım içerisinde olan insan, yıkıcı değil yapıcı olur. Şahsiyet ve karakteri, yaratılış gayesine uygun olarak teşekkül eder. Menfi hareketler içerisinde olmaz. Kendiyle ve çevresiyle barışıktır, barış halindedir.
 Bütün yaratılmışlara aynı göz ile ve sevgiyle bakar. Her varlıkta ilahi güzelliği temaşa eder. Böyle olunca bir insanı öldürmesi, bir şehri yakıp yıkması, bir çiçeği soldurması düşünülemez.
Sevgisiz insan ise, en başta kendisiyle kavgalıdır. Bu huzursuzluk onu anarşinin kucağına iter. Böylece sevgisiz insan, Hakk'ı ve halk edilmiş olanları unutur.
 Doğru ve güzel olana karşı savaş açar. Huzur ve sükûn böyle bir insanın dünyasına çok uzak kavramlar haline gelir. Yeryüzüne gelişinin hikmetlerine yabancı düşer. Düzeni değil kargaşayı, adaleti değil zulmü seçer. Gülü koklamaktan değil kan dökmekten zevk alır.
 Masumların çığlığı yürek telini titretmez. Çünkü kalbi, kuru ve çorak bir tarlaya dönüşmüştür. Onun içinde sevgi çiçekleri açmaz. Gözyaşını bilmez. Hikmetten yoksundur.
İşte Yunus'u hem çağında hem de sonraki çağlarda önemli kılan özelliği, sevgiyi düşünce dünyasının asıl meselesi yapmasıdır. O, sevgisizliğin hüküm sürdüğü karanlık bir çağda yaşadı. Moğol ve Haçlı seferleriyle her türlü zulümle, kötülükle yüzyüze gelen bir çağda, çağdaşları Hz. Mevlana, Hacı Bayram Veli gibi diğer sevgi kahramanlarıyla birlikte insanları sevgiye çağırdı. Bir gönül doktoru oldu.
 Onun sevgi çağlayanı mısraları çağrısının ulaştığı her insanı aşkla tanıştırdı. Aşkla yani, kendisiyle ve yaratıcısıyla… Böylece, yeni bir toplum, yeni bir insan yapısı kuruldu. Cihana adalet, bilgi ve sevgi ışıklarını salan Osmanlı, Yunus ve onun gibi sevgi erenlerinin çabalarıyla kuruldu.
Savaşların, adaletsizliklerin, hürriyetsizliklerin ve sevgisizliklerin egemen olduğu çağımızda insanoğlu yine “Düşmanımız kindir bizim” diyen sesi özlüyor. Bu, Yunus'un sesidir.
 “Yetmiş iki millete bir göz ile bakan” bir ermişin sesidir. O, bize yalnızca mücerred Allah sevgisini öğretmedi. Zira Hakk'ı sevmek yaratılmışları sevmekten geçiyordu. Bu yüzden sevgi şemsiyesi altına bütün varlıklar girdi.
 En başta da insan….Zira, asıl sevgiye muhtaç olan oydu. Öte yandan sevgi, onda kuru bir teori olmadı. Bu anlayışı bir inanç haline getirip yaşayarak günlük hayatının bir gerçeğine dönüştürdü.
İnsan, bugün de kendini arıyor. Çünkü kendini bulunca Hakk'ı bulacak, O'nu bulduktan sonra ise insan olmanın yüce sorumluluğuyla nefsi olan her şeyden uzaklaşacak barış ve muhabbet dolu bir vakte erecektir. Ama sevgi, “seviyorum” dökmekle olmuyor. Bunun için her birimizin bizi aşk ocağında kemale ulaştıracak birer Tabduk Emre'ye ihtiyacımız var. Bu sadece kuru bilgileri öğrenmekle gerçekleşecek bir şey değil. Bir kalbimizin olduğunun farkına varmamıza bağlı her şey. O kalp ki, marifetullahın tecelli mekânıdır.
 O saraydaki padişah Hak olursa, gayrı sevgilere ve ilgilere ihtiyaç kalmayacak, bize hükmeden sadece Hak olacaktır. O Hak ki bizim hayrımızı, kurtuluşumuzu isteyendir. Bizi kendisine halife kılandır.
Öyleyse, sevmeyi “imanı coşku derecesinde yaşamak”, mümin olmayı “aşk eri” manasında idrak etmek, “sevmeyi ve sevilmeyi bir hayat görüşü haline getirmek cehdini göstermemiz gerekiyor. Yunus, mısralarıyla bu çağın da bir aşk hocasıdır. Muhabbet rehberidir. Sevgi elçisidir.
 Hem Hakk'a hem de doğruluğa, iyiliğe ve güzelliğe, bu değerlerin hâkim olduğu bir dünyaya ulaşmak konusunda yol gösteren bir uyarıcıdır. Öyleyse onun şu sözü bize rehber olsun:
Gelin tanış olalım işi kolay kılalım
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.

29/12/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Allah Aşkı, Her An, Her Dakika Yaşanan Bir Sevgidir…

  


Müslümanlardan olmayan Nasraniler (Hıristiyanlar) Meryem’in oğlu ‘İsa [‘Aleyhi’s Selam]’ın doğum günü ve Yeni Yıl olarak inandıkları bu günlerde kutlamalar yapmaktadırlar. Müslümanların evlatlarının Nasranilerin kutlamalarında onları taklit ettiklerini, onların geleneklerine bağlandıklarını ve bu bayramlar ile geleneklerin, Nasranilerin sapık ve bozulmuş inançlarından kaynaklandığından ve bunların şer'î hükümlerde hiçbir yerinin olmadığından habersiz olduklarını görmek, bir Müslümanın kalbi için acı vericidir.
Şüphesiz ki Şeri’at, Müslümanların bayram günlerini belirledi ve bunlar yevm-ul fitr [Ramazan Bayramı] ve yevm-ul edha [Kurban Bayramı]’dır. En-Nesai, Enes [RadiyAllahu ‘Anh]’den şöyle dediğini rivayet etti:
Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] Medine’ye geldi ki orada iki gün (bayram olarak) kutlanıyordu ve şöyle dedi: Allah Te’alâ onları sizin için daha hayırlısı ile değiştirdi: el-Fitr [Ramazan Bayramı] ve el-Edha [Kurban Bayramı]
Bu, Rasulullah [‘Aleyhi’s Salatu ve’s Selam]’in Müslümanlara bir beyanıdır ki, onlar için yalnızca iki bayram yani yevm-ul fitr ve yevm-ul edha vardır. Ayrıca bu iki bayram, İslam öncesi cahiliyye (İslam-dışı) bayramlarını, kutlamalarını da iptal etti. Bu iki bayram; ibadette, itaatte ve Allah Te’alâ’nın emirlerine bağlanmakta tevhidden doğan Müslümanların akidesine raptedilmiştir, çakılmıştır.
Ama özelde Batılıların ve genelde Nasranilerin olan Noel bayramına gelince, bu onların Meryem oğlu ‘İsa [‘Aleyhi’s Selam]’a hakkındaki sapık ve bozuk inançlarından kaynaklanan bir kutlamadır. Bu ise, eski Romen putperest geleneklerini taklit etmekten karışmıştır. Bunun sapık ve çürük olarak kabul edilmesi ve sahiplerinin kâfir olması apaçık bir gerçektir ve Müslümanlar için bunda hiçbir şüphe yoktur. Allah Subhanehu şöyle buyurdu:
“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır. [Ma'ide 73]
Ve Allah [‘Azze ve Celle] yine şöyle buyurdu:
“Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır. [Ma'ide 17]
Nasraniler bu bayramda, evlerini, dükkânlarını, okullarını ve caddelerini süslerler ve kiliselerde ve diğer yerlerde özel ve genel partiler düzenlerler. Bu kutlama münasebetiyle birbirleriyle hediyeleşirler ve dinî şarkılar söylerler.
Muhakkak ki Şeri’at, Müslümanların kâfirlerden olan Nasranileri ve Yahudileri veya diğer kâfirleri onların dinlerinin emirleri olan şeylerde ve hükümlerde taklit etmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Buhari, Ebi Sa’îd el-Hudri [RadiyAllahu ‘Anh]’den Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem]’in şöyle dediğini rivayet etti:
Kendinizden öncekileri, karış karış ve adım adım takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler bile, (takip edeceksiniz). Dedik ki; “Ya Rasul Allah! (Onlar) yahudiler ve nasraniler midir?” Dedi ki, Ya kim (olacak)?
Nebi [SallAllahu ‘Aleyhi ve Sellem] yahudi ve nasranilere tâbi olmayı, onları takip etmeyi, onların günlük hayatlarında onlar gibi davranmayı ve inançlarında, geleneklerinde ve hükümlerinde onları taklit etmeyi yasakladı. Bu ise, Müslümanların onları takip etmekten kaçınmaları için apaçık bir delildir. Şeri’at bu kaçınmayı, kâfirleri taklit eden herhangi bir kimseyi onlardanmış gibi değerlendirecek derecede vurguladı. Rasulullah [‘Aleyhi’s Salatu ve’s Selam] şöyle buyurdu:
Her kim bir kavmi taklit ederse, onlardandır. [Ebu Dâvud ve Ahmed rivayet ettiler.]
Dolayısıyla Müslümanların, kâfirlere ait olan, meselâ nasranilerin Yeni Yıl ve Noel bayramı gibi, kutlamalarını kutlaması caiz değildir. İster bu kutlamalar özel veya genel olsun, ister kilisede veya okulda veya başka bir yerde olsun şekillerden herhangi bir şekilde onlarla birlikte olmak, onlara katılmak caiz değildir. Bu kutlamalar ile ilgili, meselâ hediyeleşmek yada evlerin veya dükkânların süslenmesi veya onların tebrik edilmesi gibi her şey de bu kapsama dahildir.
Bazı Müslümanların Batılıları taklit etmesinin arkasındaki asıl sebep muhakkak ki, taklit eden kimselerde, taklit ettikleri kimselere karşı bir aşağılık kompleksinin var olmasıdır. Bu aşağılık kompleksinin kaynağı ise; İslam Akidesi’nin, fikirlerinin ve hükümlerinin azametinden ve İslam’ın insanî tatmin, adalet ve saadet anlayışının mükemmelliğinden şuursuz olmalarının ve çürük akideleri ve hayat yolundan kaynaklanan değerlerden ve kutladıkları kutlamalardan Batı hadaratının fesadını henüz idrak edememiş olmalarının bir sonucu olarak taklitçilerin entelektüel ve psikolojik yenilgisidir. Allah [Subhanehu ve Te’alâ] şöyle buyurdu:
Artık Benden size hidayet geldiğinde, her kim benim hidayetime tâbi olursa, o asla sapıtmaz ve bedbaht olmaz. Her kim de beni zikretmekten (anmaktan) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır. [Tâ-Hâ 123-124]
Sizin kutlamalarınız, bayramlarınız ey Müslümanlar, şüphesiz halis değerlerden ve yüce anlamlardan doğmuştur. ‘İyd-ul Fitrde (Ramazan bayramında) mubarek Ramazan ayının sona ermesini kutlamaktasınız. O Ramazan ayı ki, tek olan Allah’a ibadet ve itaat ayıdır. O ay ki, hayır-hasenat, sadaka ve Müslümanlar arası birlik ve samimiyet ayıdır. O ay ki, Müslümanların içerisinde hayırlar gerçekleştirmek ve seçkin amellerde bulunmak üzere birbirleriyle yarıştıkları takva ve fazilet ayıdır. Yine Allah’ın yasakladığı bütün çirkin davranışlardan, azgınlıktan, aşırılıktan ve kötülüklerden uzaklaşmakta yarıştıkları bir aydır. Sizin bayramınızda, İslam’a teşvik edilmeye muhtaç olan fakirlere ve yoksullara karşı merhamet ve şefkat değerleri açığa çıkar. Mubarek ‘iyd-ul edhaya (Kurban bayramına) gelince; bu da Müslümanların Allah [Subhanehu ve Te’alâ]’yı ta’zim ederek, günahlardan arınmak ve şirkten beraat etmek üzere Hacc menasiklerini (amellerini) gerçekleştirmek için Beytullah-il Haram’a (Kâbe’ye) gidişlerini kutlamak içindir. Bu bayramda Müslümanların, babaları İbrahim [‘Aleyhi’s Selam]’ın gösterdiği kulluğu örnek almalarıyla, ibadetin en yüce anlamı ve Allah yolunda, O’nun rızası için kurban kesilmesi gerçekleşir. Her iki bayramda da görünüşlerden bir görünüş olarak, işgalci kâfir devletlerin bu Ümmetin vücudunu parçalayarak aralarına setler ve sınırlar yerleştirmiş olmasına rağmen, Müslümanların birliğinin en yakından en uzağa kadar cisimleşmesi meydana gelir.
Kafirlerin Noel ve Yeni Yıl kutlamalarına gelince; bunlar kokuşmuş Batı hadaratının değerleri ile cisimleşmiştir. Onlar için hanımlarına ihanet etme, zina etme, içki içme, arsız partiler düzenleme ve Allah’a şirkin sembolü olan haçı yükseltme zamanıdır. İnsanlar rezil davranışlarda yarışmaktadırlar. İffet ve fazilet çiğnenmekte, cinsellik çılgınlığı yaşanmakta ve akrabalık bağları (aile içi cinsellik ile) parçalanmaktadır. Yüksek ruhî, insanî ve ahlâkî değerler insanların nefislerinden koparılmaktadır. Peki tüm bunlar veya bunların bir kısmı var mıdır? Öyleyse bir şahsı, velev ki bu taklitçi, yegane ilah olarak tek olan Allah’a, Allah’tan gelen kitap olarak Kur’an’a ve tüm insanlar için bir sistem ve risalet olarak İslam’a iman etmeyen bir kimse de olsa, böylesi kimseleri taklit etmeye, bunlardan hoşlanmaya veya hayran kalmaya iten şey nedir?
Ey Müslümanlar! Ey İslam Risaleti’ni İnsanlara Hidayet Olarak Taşıyan Sizler!
Hiç şüphesiz Allah [Subhanehu ve Te’alâ] hayatınızın her noktasında tatbik edesiniz diye sizleri İslam nimeti ile nimetlendirdi ve insanları Batı hadaratının şerrinden, kapitalist ve demokratik sistemlerin zulmünden koruyasınız diye İslam Risaleti’ni taşımayı üzerinize farz kıldı. Ta ki, hem dünyada hem de Ahirette kazanasınız. Öyleyse sakın onların hayattaki yollarını takip ederek, onların değerlerini benimseyerek, onların inançlarını ve geleneklerini beğenerek ve bunlara hayran kalarak, kâfirler namına bir fitne olmayın! Tam aksine İslam’ın ve, Allah’ın izniyle yakında gelecek olan ve sonra sizin ve tüm insanların İslam’ın adaleti ve hidayeti altında saadetle yaşayacağı İslam Devleti’nin, Hilafet Devleti’nin elçileri olun!
İşte böylece siz insanlar üzerine şahitler olasınız, Rasul de sizin üzerinize şahit olsun diye sizi vasat bir ümmet kıldık. [Bakara 143]

 

 

 

İnsanın bittigi yerde ilahi lütüf başlar...

Aşk ateşi arar gönül,
Bilmez ki, aşk kendidir.

Hasretiyle yanar gönül,
Bilmez ki, aşk kendidir.

Bulmuş onu taşar gönül,
Bilmez ki, aşk kendidir.

Taşan gönül semâ eder,
Bilmez ki, aşk kendidir.
Semâ eden O’nu bulur,
Bilmez ki, O KENDİ‘DİR.
Hz.Mevlana

 

29/12/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Noel babaları onların olsun..

img504/2365/71713949nm2.jpg

Yılbaşı kutlamaları denilince, eski yılın sona erip yeni bir yıla geçildiği 31 Aralık/1 Ocak gecesi yapılan eğlenceler ve bir takım faaliyetler akla gelmektedir. Ancak yılbaşı eğlenceleri ilk bakışta yeni bir yıla girişin kutlamaları gibi gözükse de bunun Batı dünyasının Noel bayramıyla yakın bir ilgisi bulunmaktadır.

Hıristiyan Batı aleminde miladi takvimin başlangıcına esas olarak Hz. İsâ’nın doğum tarihi alınmış ve bu giderek diğer ülkelerde de benimsenmiştir. Bu bakımdan Hıristiyanlar Aralık ayının son haftasını, Hz. İsâ’nın doğumunun arefesini teşkil etmesi bakımından en önemli dini bayramları olarak kabul etmişlerdir.

Dolayısıyla bu hafta içerisinde Hıristiyanlar kiliseye giderler, birbirlerini ziyaret ederler ve hediyeleşirler. Dini bir atmosfer ortamı içerisinde geçen Noel bayramı akabinde ise, yeni yıla giriş büyük bir çılgınlık, lüks ve israf içerisinde kutlanır. Binlerce güzel çam ağaçları katledilir.

Bilindiği üzere toplumumuzda ve diğer Müslüman toplumlarda “yılbaşı kutlaması” adı altında düzenlenen eğlence programlarının hiçbir kültürel ve geleneksel altyapısı söz konusu değildir. Bu bakımdan Hıristiyan olmayan ülkelerde yılbaşı kutlamalarının Batı’yı körü körüne taklit etmekten ve Hıristiyan Batı kültürünü İslam ülkelerine ihraç etmekten öte bir anlamı olmasa gerektir.

Türkiye’de öteden beri yılbaşı kutlamalarıyla ilgili yapılan eleştirilerin ve gösterilen hassasiyetlerin temelinde de böyle bir düşünce yatmaktadır.

Diğer taraftan Hz. Peygamber’in Müslümanlara başka dini topluluklara göre farklı bir kimlik bilinci ve kültürel değerler kazandırmak için gayret ettiği bir gerçektir. Nitekim, O’nun saç sakal, kılık-kıyafet, yeme-içme adabı dahil olmak üzere pek çok konuda tavsiyede bulunduğu göz önünde bulundurulduğunda ve meseleye bu açıdan bakıldığında yılbaşı kutlamalarınınn sıradan bir kutlama olarak algılanması ve tabi karşılanması kanaatimizce doğru olmasa gerektir.

Zira ülkemizde kültürel tahribata, kimlik bunalımına yol açan, yeni yetişen kuşakları kendi öz değerlerinden ve geleneklerinden koparıp Batı dünyasının önce hayat tarzına alıştıran, sonra da onların değer ve inanç sistemlerine sıcak bakmaya ve giderek onları benimsemeye götüren bu “yılbaşı kutlamaları, Noel ağacı süslemeleri, Noel baba’nın hediye bırakıp gitmesi” gibi adetler bir an önce terk edilmelidir.

Bunların yerine kendi kültür ve değerlerimizden kaynaklanan alternatif program ve faaliyetlerin üretilmesine ve yerleştirilmesine yönelik çalışmalara ağırlık verilmelidir.

Nitekim Batı dünyasının bu tür gelenekleri yerine biz kendi kültürümüzü, geleneklerimizi, örf ve adetlerimizi yaşatmaya çalışabiliriz.

Zira; bizim de Mevlana'mız var.. Yunus Emre'miz var... Nasreddin hocamız var.. Hacı Bektâşı Veli'miz var… Ahmet Yesevi'miz var... Hacı Bayram Veli'miz var...

Dolayısıyla; Noel babaları onların olsun... Bizdeki bu değerler bizlere yeter de artar bile.

Bu itibarla; günümüz toplumlarının kültürel değerlerini, itikadi ve ahlaki eğilimlerini, sahip oldukları hayat tarzı, ekonomik yapı, yerleşim ve ulaşım imkanları, iklim ve çevre, eğitim, folklor, örf ve adet gibi ilk bakışta konuyla ilgisiz gözüken pek çok husus derinden etkilemektedir. Ve sonuçta mekanizma kendi değerlerini üretmektedir.

Nitekim Avrupa’daki Müslüman-Türk işçilerinin bir kısmının çocukları ve torunlarının Batı dünyasının kültür ve gelenekleri altında nasıl değiştiği ve giderek o toplumla bütünleşmeye başladığı yakından izlendiğinde, ülkemize yabancı kültürlerden taşınan veya yabancı toplumlara özenti şeklinde başlayan örf ve adetlere karşı daha duyarlı olunmasının önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Bunun için alınacak bir diğer önlem de, kendi kültürel mirasımızdan ve dini anlayış ve heyecanımızdan kaynaklanan öz değerlerimizi daha da iyileştirerek yaşatmaya ve geliştirmeye devam etmek olmalıdır.

Özetle ifade edecek olursak; bu tür yılbaşı kutlamalarından sakınmaya çalışmak ve alternatifler üretmek her müslümanın görevleri arasında yer almaktadır diye düşünmekteyiz.

Selam ve dua ile…

22/12/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Allah'ım, Sen'de kıl beni...


'Sen'de Kıl Beni….

  

'Sen'de Kıl Beni….

Şimdi hüznün kırıntılarıyla çalıyorum kapını.
Biliyorum hep açık gelmek isteyene kapın.
Ve içimde Sen, Yüce Varlığın.
Bendesin Sen.
Şimdi kapı dışarıda mı olur Allah'ım, Sen içimdeyken.
Ve beni bekleyen Sen mi olursun Allah'ım, ben sana muhtaçken.
N'olur varlığını hep hissedeyim; ama kalbimde değil, orası kırılacak kadar güçsüz.
Ama ruhumda değil, orası bir varoluştan gelme kadar sonradan.
Ben Seni ezelden bile öte yerde hissedeyim her şeyde.
Hiçbir mefhumun, hiçbir sözün, hiçbir ifadenin geçmediği halis yüreğimle arınmış olarak saf bir yerde hissedeyim Seni.
Ve aşikâr bir yerde seveyim; Senin yanından seveyim Seni.
Senin yanında olayım, 'Sen'in yanından yaşayayım 'ben'i.
Varlığının müptelasıdır benliğim.
Yo hayır, 'Varlığın' demeye bile razı değil lisanım.
Sen sadece 'Sen'sin. Senin müptelandır benliğim.
İdrakimin söz konusu bile olmadığı bir özle seviyorum Seni.
Ve idrakime ihtiyaç bile duymayan bir ihlasla biliyorum Seni.
Al beni Sen'in içine. Ki kaybolayım bulunmak istemediğim yerlerden.
Acziyetimin tatlı duygusuyla bağlıyım Senin Nûruna.
Ve olsam da kendimin hükümdarı, yanar içim, yok olmaya hevesli bir çile gibi.
Ben söz olayım, Sen anlam yap beni.
Ben kul olayım, Sen bahtiyar yap beni.
'Ben' olmaktan vazgeçmiş biri olarak bul geride kalan sessizliği, o sessizlikte 'Sen' yap en baştan beni. Sende dirilerek Sana karışmış olayım.
Allah'ım, Sen'de kıl beni.
Belkıs Tunçay

  

Seni hatırlamaktan bile haya ederim Rabbim..
Çünkü; her hatırlama bir unutmanın ifadesidir...

18/12/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

Dünya'ya gönlünü kaptırmadan‏


Yüce Rabbimiz, insanı, hayat boyunca türlü türlü imtihanlardan geçirmektedir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulmuştur ki: “Sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Müberra Kitabımızın bu beyanından anlıyoruz ki müslüman, yaşadığı sıkıntıları imtihan dairesinde değerlendirmelidir. Fakat insan dünyevi mücadele içinde karşılaştığı zorluk ve sıkıntılardan dolayı, fıtrî zayıflığı sebebiyle bazen imtihanda olduğunu unutuveriyor.

Aslında temel meselemiz nefisle mücadeledir. ALLAH Tealâ’nın birliğine ve Fahri Kainat s.a.v. Efendimiz’in O’nun Rasulü olduğuna iman ettikten sonra başlıyor bu mücadele. Şöyle bir düşünecek olursak sabır, kanaat ve itminan gibi kavramların nefsle doğrudan alakalı olduğunu görürüz.

Meşhur hadis alimimiz İmam Nevevî rh.a. de sabır konusunda şunları söylemiştir: “Sabrın manası, nefsi emredilen şeylerde tutmak ve o dairede hapsetmektir. Bu da ibadetlerin meşakkatlerine tahammül, belalara tahammül ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir. Sabır, ahiret yolunda yürüyenlerin en mühim esaslarındandır. Manevi terbiyeyi ele alan kitapların hepsinde sabır bölümü yer alır.”

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen şu husus da insanoğlunun nasıl bir imtihan sürecinden geçtiğini ortaya koyuyor: “İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan ederiz.”
(Muhammed, 31)

Sabır ve kanaat penceresinden baktığımızda, günümüz insanının gittikçe zayıfladığını, kendini daha fazla nefsin eline bıraktığını görmekteyiz. Modern dünyada insanın hizmetine sunulmuş imkanlar ve hayatın kolaylaşması bu durumu daha da yaygınlaştırıyor. Bunun neticesinde nefsin ve dolayısıyla şahsın meselesi olan kanaatsizlik veya sabırsızlık, artık bir toplum meselesi haline geliyor. İnsanlar toplu halde nefse boyun eğme durumu ile karşı karşıya kalıyor. Öyleyse bu mesele ile mücadele de farklı bir boyut kazanıyor.

İnsan elindeki ile yetinebilmelidir. Yetinmek kanaat etmektir, ALLAH Tealâ’nın takdiri ile tatmin olmak, nefsi ikna etmektir. Aslında iman da bir ikna olma durumudur. Her ne şartta olursa olsun mümin bu ikna olmuşluk halini korumalıdır. Zaten müslümanda olması gereken tevekkül hali, yetinebilmekle ve mutlak rızk verici ALLAH’a sonsuz güvenmekle gerçekleşir. ALLAH’tan ümit kesmemek de imanın gereklerindendir.

Eskiden beri tasavvuf ehli insanlar, mücella dinimizin sabır, kanaat, itminan, tevekkül, ihlâs gibi unsurları üzerinde büyük ehemmiyet vererek durmuşlardır. Zira tasavvuf dinimizi daha güzel yaşamak, onu daha doğru anlamak ve hayatımıza tatbik etmektir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden ve Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’in hayatından anladığımız şeyler de, şüphesiz ehl-i tasavvufun anladığı ve tatbik ettiği gibidir. ALLAH dostlarının dünyadan mümkün mertebe uzak durmasındaki mana da bu mesele ile doğrudan alakalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz buyururlar ki: “Tüm düşüncesi ahiret olan kimsenin kalbini ALLAH zengin kılar, onu derler toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, ALLAH onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir” (Tirmizî)

Yine bir başka hadis-i şeriflerinde de: “Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız.” buyurmuştur. Bu ifade müslümanın dünya ile ahiret arasında duracağı çizgiyi beyan ediyor. Fakat bize gösterilen bu tavrın bugün neresindeyiz düşünmemiz gerekir.

Mesela yukarıda söylediğimiz ve toplumun kanaatsizleşmesi durumunun neticesi olarak, sürekli elindekinden daha fazlasını talep etme halini görmekteyiz. Son asırda karşımıza çıkan ve yaygınlaşan reklam, reyting ve moda gibi unsurlar, kanaatkârlığın oldukça uzağındadır. Nitekim kişi kendini kaptırdığında bu tür unsurlar manevi dünyamızı da yaralamakta. Daha zaruri ihtiyaçları bile tedarik etmeden teknolojiye düşkünlük ve alışveriş çılgınlığı gibi hastalıklar da şüphesiz aynı sürecin zararlı meyveleridir.

O zaman bunlardan nefsimizi muhafaza etmek lazımdır. Bunu da bize tasavvuf yolunda yürümek sağlayacaktır. Zaten dünyevî unsurlar birer vasıta hükmündedir. Müslüman, dünyayı ve içindekileri hayatını devam ettirmek, ailesinin nafakasını sağlamak ve kimseye muhtaç olmamak için kullanır.

İmam Gazalî rh.a. insanın en zaruri ihtiyaçlarından biri olan yemek yeme hususunda şunları söylemiştir: “İnsan az yemeye özen göstermelidir. Zira doyasıya yemek, bırakın ibadete güç vermeyi, tam tersine ibadeti engeller. Bu durumun zaruri sonuçlarından biri, arzuları frenlemek ve azla yetinip israfa kaçmamaktır.” (İhyau Ulumi’d-Din)

İmam Gazali rh.a.’in yemekle ilgili beyan ettiği hal ve belirlediği sınır bizim diğer ihtiyaçlarımız için de geçerlidir. Bu yüzden günlük ihtiyaçlarımızın birçoğunda haddi aştığımızda israfa kaçtığımızı bilmeliyiz. Tabii bugünkü durum ile o zaman arasında farklar vardır. Fakat yine de insan haddini bilmelidir. Genel olarak orta yolu tercih etmeli ve bu yoldaki düsturu daima İslâm’ın sabır ve kanaate verdiği ehemmiyet olmalıdır. Belki bu vesileyle nefs terbiye olacaktır.

Günümüzün ihtiyaçları ve hayat biçimi başka deyip nefse aldanmak, gönlü dünyaya kaptırmak işimizi zorlaştıracaktır. Başta söylediğimiz gibi insanoğlu bu dünyada bir imtihandadır. Belki bugün nimetler ve onlardan yararlanma imkanları artmış olabilir. Hatta bir parçası olduğumuz günlük hayat da bizi buna zorlayabilir. Fakat insan imtihanda olduğunu unutmamalıdır. Bu mücadeleden galip olarak çıkmaya gayret etmelidir.

Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz “Hidayet nasip edilmiş, yeterli miktarda da geçimi olup buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizî) diyerek, kanaat edenleri, sabır gösterenleri müjdelemiştir. Bu müjdeye mazhar olabilmek için çaba göstermemiz gerekir.

Müslüman kişinin adımlarına dikkat etmesi, hayatını dinimizin gereğine göre ayarlaması lazımdır. Yol bellidir, İslâm’ın çizdiği sınırlar da bellidir. Bizim yapacağımız şey durduğumuz yeri belirlenmiş sınıra çekmektir. Nefsi daima bu sınır içinde tutmak, onu teskin etmektir.

Bilmeliyiz ki sabır, kanaat ve tevekkül bir devamlılık halidir. Müslüman daima bu hal ile donanmış olmalıdır. Kendimizi bu hasletlerle donatmak için kendimizle mücadele etmeli, dünya sevgisini elimizden geldiğince kalbimizden uzak tutmalıyız. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Dünya sevgisi her hatanın başıdır. Bir şeyi sevmen, seni kör yapar, sağır eder.” (Ebu Davud, Beyhakî)

İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ne kadar zorlasa da gönlümüzü dünyadan çekip Rabbimize döndürebiliriz. Unutmayalım, bizlerden çok daha zor şartlar altında bunu başararak Rabbimizin seçkin kulları arasına girmiş nice insan var. Ayrıca sabır, şükür ve tevekkül asıl bu dünyayı güzelleştiren kutlu ziynetlerdir.

Rabbimizin tevfik ve inayeti ile...
SEMERKAND
Mübarek EROL

11/12/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalici Baglanti

<Önceki sayfa |